10 Mart 2026 Salı

YAZILMAMIŞ ÖYKÜNÜN HİKÂYESİ: SARKUŞ YA DA HÜRKUŞ

O hikâyeyle derdi ne idiyse içtiği her kadehi, söylediği her sözü oraya bağlamaktan hiç vazgeçmezdi. Ben de ona farklı fikirler vermekten hiç caymadım. Diyebilirim ki her buluşmamızda yeni öneriler sundum. Bir noktada, kendi hevesimin neden kaçmadığını sorguladım ama hep aynı istekle onu şevklendirmeye çabaladım. İlginçtir, konu ne zaman açılsa –tahmin edilebileceği üzere bu çok sık olurdu- öncekinden daha şevkli bir hâle gelirdi. Sonlara doğru, hikâyeye dair hevesi o kadar güçlenmişti ki gözlerindeki parıltıya dikkatle bakılsa öyküyü orada okuyup öğrenmek mümkün olacaktı. Sonunda öyle oldu zaten. Gözlerini uzun uzun inceledim. Bir ayna karşısındaydı. İşte o gün bir şeyler dökülüverdi ortaya. Oracıkta.
 
Sarkuş tam da şu an kırmızı ışıkta bekliyor.
 
Onunla birkaç farklı ülkede, birkaç gece geçirebilenler oldu. Sanırım, o hikâyeye kafayı takmamıştı daha. Biliyo’ musun? İnsan bi’ hikâyeye, bi’ aşka, ne bileyim işte bi’ şeylere takıldığı zaman, takıldığı şeyin kendisine benzemeye başlar. Saplantısı ne ise artık sonunda da o olup çıkar. Bu salak çocuk, o eşikteydi işte. Bir zamanlar âşık oluşunu hikâyeleştirmek istiyordu galiba (çok da lazım ya). Bence bunu tam olarak yapamadı ama şüphesiz âşık oldu hikâyesine.
 
Sarkuş şimdi de evine doğru kararlılıkla ilerliyor.
 
Çocuğun bir hikâyesi olduğunu öğrendiniz artık. Kafamıza esti, bi’ isim de verelim mi ona? Diyelim ki İlker. Yok durun. Çocuğun erkek olduğunu nereden çıkardınız? Kız değil de çocuk dedim diye mi? Haspinallah ya! Baştan alalım. Çocuğun bir hikâyesi olduğunu öğrendiniz artık. Kafamıza esti, bi’ isim de verelim mi ona? Diyelim ki Deniz veya Doğa, hangisini tercih ederseniz, o olsun. Benim için fark etmez. Çocuk aslında bu kadar takıntılı değildi. Hatta umursamaz bile sayılabilirdi. Takıntı meselesi de hikâyeyi yazma fikriyle birlikte başlamadı aslında. Düşününce, hikâyeyi yaşadığı anda böyle bir takıntıya bulaştığına inanmak da mümkün ancak bu öykünün yazarı benim ve sizi temin ederim, öyle değil. Öyle değil çünkü hikâyesini hakiki anlamda yaşayamadı, tamamlanmadı bir şekilde. Sonra yazmaya çalıştı. Yazdı da bi’ şeyler. Tamamladı hatta. Olmadı yine de. Tutturdu. “Böyle olmaz,” dedi. “Prequel yazmak lazım.” Hikâyenin öncesini anlatacakmış. Manifesto da hazırla istersen.
 
Sarkuş az önce bir ambulansa yol verdi.
 
Şimdi düşündüğümde diyorum ki çocuğa haksızlık etmemek lazım. İyi işler yaptı aslında. Belki bugün sadece yaşayan bir canlıdan ibaret ama kafasının içini yeterince doldurdu. Doğa’yı yeterince tanımadan sempati besleyebilmek, daha doğrusu antipati hissetmemek çok zordu. Tanıyınca da hayatına girdiği insanların bir parçası olmayı ilginç şekillerde başarabiliyordu fakat ne yalan söyleyeyim, onda ne bulduklarını bazen hiç anlayamıyordum. İzninizle. Şimdi biraz geri çekilmek istiyorum çünkü bu öykü, Deniz’in tamamlanmamış hikâyesini anlatmalı. Görevi bu.
 
Sarkuş -evinin yakınlarında- bir köpeği seviyor.
 
Deniz, âşık olduğuna Galata’da hükmetti ilk. O gece, Saltuk’a anlattı bu hissini. Kendisine hızlı hızlı bir şeyler anlatırken onu izlemenin hazzından bahsetti. Kendini ona yakıştıramayışından, belki hayatının sonuna kadar dışında gizli, içinde saklı tuttuğu layık olamama sendromundan yakındı. Saltuk da dahil olmak üzere çevresindekiler bir trajedi bağımlısı olduğunu söylediler Doğa’ya. Pek iyi anlaşılamasa da bu yakıştırma düşünüldüğü kadar rahatsız etmedi onu. Biraz heyecanlı, biraz dediğim dedik, biraz da inatçıydı ama ne olduğuyla yüzleşmek konusunda hiç fena değildi. Kendini iyi tanıdığından olsa gerek, bildiğini okudu.
 
Sarkuş evine girdi.
 
Kendisini, Yusuf’un kuyuya düşme hikâyesiyle eşleştirdi. Sonra âşık olduğu kişiye simgesel bir isim koydu. Bir daha adını söylemedi. Bu ismin Firdevs olduğunu söyleyenler oldu, Güneş olduğunu iddia edenler, asıl ismin bunlardan biri olmadığını söyleyip metaforik ismin Firdevs/Güneş olduğunda diretenler… Artık gerçeğin bir önemi yok. Çünkü Deniz zihninin kemendine bile isteye yakalandı. Gerçek, bugün sadece yaşamaktan ibaret olan bu garip çocuğun inandığından fazlası değil. O da bir Poprişçin oldu şimdi. Pişman olmadığı açık fakat kendisinden geriye ne kaldığı meçhul.
 
Sarkuş -artık evinde- gizli gizli Hürkuş’u düşünüyor.
 
Galata’daki akşamdan sonra Doğa’nın kabuk değiştirdiğini söyleyebilirim. Önce aşkından uzaklaştı. Sonra da bütünüyle aşktan sanırım. Başlarda bunun ilginç bir etkisi oldu. Belki hiç olmadığı kadar hayata karıştı. O kadar inandırıcıydı ki âşık olmanın ve o aşktan kaçmanın insanın içinde güçlü bir yaşama sevinci uyandırdığına gerçekten ikna olabilirdiniz. Hayata karışıp da edindiğine inandığı bütün kazanımları içine kapanacağı zamanlar için biriktirdiğini şu an öğrenmemiş olsaydınız, inanın bana, buna ikna olmak çok kolay olurdu. Doğa gerçekten de içine kapandı ama bu herkeste olduğu gibi rücu etmedi onda. Nasıl denir, tuhaf bi’ çocuktu, ilginç bi’ model. Çok konuşkan bir çocuktu. Malum akşamdan sonra daha da konuşkan oldu. Konuştu konuşmasına ama, eskiden beş şey konuşuyorsa üç şey konuşmaya başladı. Sonra iki, sonra bir...
 
Sarkuş sonunda itiraf edebildi. O da Hürkuş olmak istiyor.
 
Hikâyesinden ne zaman söz açılsa, bir yaradan bahsederdi. Bir yara metaforundan. Yusuf kuyusuna düşmeden önce hevesli hevesli bir şey anlatacakmış ona Firdevs ya da Güneş ya da her neyse. Bunu yaparken Deniz’e ait bir yarayı elinde tutup sallayacakmış. Akciğer, böbrek, dalak gibi düşünmüştü yarayı. Yara, sanki insanın içinde somut bir organmış gibi. Çok başladı o öyküye, hiç bitmedi. Bitmedikçe yeni fikirler düşündü. Söylemiştim size. Ben de yardımcı oldum ona. Olmaz olaydım. Olmaz olsaydım. Bir noktada hayatının tümü o hikâye olmuştu, sonra hikâyesinin içine o kadar daldı ki yazmak bir yana dursun, baktığı yerde hikâyesini görür oldu. Boş bir meydana bakardı misal, orada Firdevs’i, Güneş’i, oturdukları cam masayı, uzun parmakların arasından sallanan yarayı anlatırdı. Başlarda bunu bir tür metot oyunculuğu gibi düşündük Saltuk’la beraber. Sonra hep bir yere baktı, hep hikâyeyi anlattı. Doğa’dan geriye işte böyle, sadece nefes almak kaldı. Bunun delilik değil, itikat olduğunu şimdilerde anladık. Saltuk’a söylemiş. Saltuk geçenlerde gitmişti Doğa’nın yanına. Galiba bu noktada, ona zaman zaman Deniz zaman zaman Doğa dememi anlayışla karşılar duruma gelmişsinizdir diye düşünüyorum. Hikâyenin başından beri söz ettiğim gibi, zaten geriye ne Deniz kaldı ne de Doğa. Mazur görün, devam edelim.
 
Sarkuş evden çıktı. Hürkuş olmaya gidiyor.
 
Saltuk, demiştim. Geçenlerde gitmişti Doğa’nın yanına. Doğa evinin penceresinden dışarıya bakıyormuş. Evinin penceresi dediğime bakmayın. Görüp görebileceği siyam ikizi gibi birbirine yapışık, simetrik iki bina. Sanki bir manzaraya bakar gibi sayıklamış yine. “Firdevs, Firdevs,” diye. Sonuna da eklemiş hemen. “Yara, yara. Elinde. Yara.” Çoğumuzun başına gelmiştir, sevdiğimiz insanlar harap olunca içinde bulunduğumuz durumun gerçekliği bünyemize fazla gelir bazen. Saltuk için de öyle bir an olmuş galiba. “Neden inanmıyorsun, Firdevs falan yok ortada, karşındaki sadece bir bina!” diye yakınmış Deniz’e. İstifini bozmamış hiç bizimki. “Firdevs’in orada olmadığına inanmıyor değilim Saltuk,” demiş, “Ben artık burada olduğuma inanmıyorum. Burada olduğumu biliyorum, ama inanmıyorum.”
 
Sarkuş, Hürkuş oldu.
 
Bu garip ve gerçekten çok sevdiğim çocuğun öyküsünü o zaman kavradık. Delirmemişti. Belki çılgındı ama henüz çıldırmamıştı. Layık olamama sendromundan olsa gerek, ya da siz öyle söylemek isterseniz trajedi bağımlılığından, o hikâyeyi yazamamış değil, yazmamıştı. İbadet eder gibi inanmayı seçmişti. Bildiği hâlde inanmayı. Saltuk beni arayıp olan biteni anlattı. Sonra bir fotoğraf yolladılar ayna karşısında. Gözlerine epeyce bir baktım Doğa’nın, Deniz’in, hatta belki de kesinlikle bir delinin iddia ettiği yeni adıyla Efrahim’in. Elimde olmadan müstehzi gülümsedim. Pencereden dışarı baktım. Kırlangıçlar göç ediyorlardı.
 
Hürkuş evde.
Kafesinden çıkıp birkaç dakika uçabiliyor.
Sahipleri izin verdiğinde.
 Resa Saffa Park - Heavy
Bkz. Efrahim'in Cezası

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder