O hikâyeyle derdi ne
idiyse içtiği her kadehi, söylediği her sözü oraya bağlamaktan hiç vazgeçmezdi.
Ben de ona farklı fikirler vermekten hiç caymadım. Diyebilirim ki her
buluşmamızda yeni öneriler sundum. Bir noktada, kendi hevesimin neden
kaçmadığını sorguladım ama hep aynı istekle onu şevklendirmeye çabaladım.
İlginçtir, konu ne zaman açılsa –tahmin edilebileceği üzere bu çok sık olurdu-
öncekinden daha şevkli bir hâle gelirdi. Sonlara doğru, hikâyeye dair hevesi o
kadar güçlenmişti ki gözlerindeki parıltıya dikkatle bakılsa öyküyü orada
okuyup öğrenmek mümkün olacaktı. Sonunda öyle oldu zaten. Gözlerini uzun uzun inceledim.
Bir ayna karşısındaydı. İşte o gün bir şeyler dökülüverdi ortaya. Oracıkta.
Sarkuş
tam da şu an kırmızı ışıkta bekliyor.
Onunla birkaç farklı
ülkede, birkaç gece geçirebilenler oldu. Sanırım, o hikâyeye kafayı takmamıştı
daha. Biliyo’ musun? İnsan bi’ hikâyeye, bi’ aşka, ne bileyim işte bi’ şeylere
takıldığı zaman, takıldığı şeyin kendisine benzemeye başlar. Saplantısı ne ise
artık sonunda da o olup çıkar. Bu salak çocuk, o eşikteydi işte. Bir zamanlar
âşık oluşunu hikâyeleştirmek istiyordu galiba (çok da lazım ya). Bence bunu tam
olarak yapamadı ama şüphesiz âşık oldu hikâyesine.
Sarkuş
şimdi de evine doğru kararlılıkla ilerliyor.
Çocuğun bir hikâyesi
olduğunu öğrendiniz artık. Kafamıza esti, bi’ isim de verelim mi ona? Diyelim
ki İlker. Yok durun. Çocuğun erkek olduğunu nereden çıkardınız? Kız değil de
çocuk dedim diye mi? Haspinallah ya! Baştan alalım. Çocuğun
bir hikâyesi olduğunu öğrendiniz artık. Kafamıza esti, bi’ isim de verelim mi
ona? Diyelim ki Deniz veya Doğa, hangisini tercih ederseniz, o olsun. Benim
için fark etmez. Çocuk aslında bu kadar takıntılı değildi. Hatta umursamaz bile
sayılabilirdi. Takıntı meselesi de hikâyeyi yazma fikriyle birlikte başlamadı
aslında. Düşününce, hikâyeyi yaşadığı anda böyle bir takıntıya bulaştığına
inanmak da mümkün ancak bu öykünün yazarı benim ve sizi temin ederim, öyle değil.
Öyle değil çünkü hikâyesini hakiki anlamda yaşayamadı, tamamlanmadı bir
şekilde. Sonra yazmaya çalıştı. Yazdı da bi’ şeyler. Tamamladı hatta. Olmadı
yine de. Tutturdu. “Böyle olmaz,” dedi. “Prequel
yazmak lazım.” Hikâyenin öncesini anlatacakmış. Manifesto da hazırla istersen.
Sarkuş
az önce bir ambulansa yol verdi.
Şimdi düşündüğümde
diyorum ki çocuğa haksızlık etmemek lazım. İyi işler yaptı aslında. Belki bugün
sadece yaşayan bir canlıdan ibaret ama kafasının içini yeterince doldurdu.
Doğa’yı yeterince tanımadan sempati besleyebilmek, daha doğrusu antipati
hissetmemek çok zordu. Tanıyınca da hayatına girdiği insanların bir parçası
olmayı ilginç şekillerde başarabiliyordu fakat ne yalan söyleyeyim, onda ne
bulduklarını bazen hiç anlayamıyordum. İzninizle. Şimdi biraz geri çekilmek
istiyorum çünkü bu öykü, Deniz’in tamamlanmamış hikâyesini anlatmalı. Görevi
bu.
Sarkuş
-evinin yakınlarında- bir köpeği seviyor.
Deniz, âşık olduğuna
Galata’da hükmetti ilk. O gece, Saltuk’a anlattı bu hissini. Kendisine hızlı
hızlı bir şeyler anlatırken onu izlemenin hazzından bahsetti. Kendini ona
yakıştıramayışından, belki hayatının sonuna kadar dışında gizli, içinde saklı
tuttuğu layık olamama sendromundan yakındı. Saltuk da dahil olmak üzere
çevresindekiler bir trajedi bağımlısı olduğunu söylediler Doğa’ya. Pek iyi
anlaşılamasa da bu yakıştırma düşünüldüğü kadar rahatsız etmedi onu. Biraz
heyecanlı, biraz dediğim dedik, biraz da inatçıydı ama ne olduğuyla yüzleşmek
konusunda hiç fena değildi. Kendini iyi tanıdığından olsa gerek, bildiğini
okudu.
Sarkuş
evine girdi.
Kendisini, Yusuf’un kuyuya
düşme hikâyesiyle eşleştirdi. Sonra âşık olduğu kişiye simgesel bir isim koydu.
Bir daha adını söylemedi. Bu ismin Firdevs olduğunu söyleyenler oldu, Güneş
olduğunu iddia edenler, asıl ismin bunlardan biri olmadığını söyleyip metaforik
ismin Firdevs/Güneş olduğunda diretenler… Artık gerçeğin bir önemi yok. Çünkü
Deniz zihninin kemendine bile isteye yakalandı. Gerçek, bugün sadece yaşamaktan
ibaret olan bu garip çocuğun inandığından fazlası değil. O da bir Poprişçin
oldu şimdi. Pişman olmadığı açık fakat kendisinden geriye ne kaldığı meçhul.
Sarkuş
-artık evinde- gizli gizli Hürkuş’u düşünüyor.
Galata’daki akşamdan
sonra Doğa’nın kabuk değiştirdiğini söyleyebilirim. Önce aşkından uzaklaştı. Sonra
da bütünüyle aşktan sanırım. Başlarda bunun ilginç bir etkisi oldu. Belki hiç
olmadığı kadar hayata karıştı. O kadar inandırıcıydı ki âşık olmanın ve o
aşktan kaçmanın insanın içinde güçlü bir yaşama sevinci uyandırdığına gerçekten
ikna olabilirdiniz. Hayata karışıp da edindiğine inandığı bütün kazanımları
içine kapanacağı zamanlar için biriktirdiğini şu an öğrenmemiş olsaydınız,
inanın bana, buna ikna olmak çok kolay olurdu. Doğa gerçekten de içine kapandı
ama bu herkeste olduğu gibi rücu etmedi onda. Nasıl denir, tuhaf bi’ çocuktu,
ilginç bi’ model. Çok konuşkan bir çocuktu. Malum akşamdan sonra daha da
konuşkan oldu. Konuştu konuşmasına ama, eskiden beş şey konuşuyorsa üç şey
konuşmaya başladı. Sonra iki, sonra bir...
Sarkuş
sonunda itiraf edebildi. O da Hürkuş olmak istiyor.
Hikâyesinden ne zaman söz
açılsa, bir yaradan bahsederdi. Bir yara metaforundan. Yusuf kuyusuna düşmeden
önce hevesli hevesli bir şey anlatacakmış ona Firdevs ya da Güneş ya da her
neyse. Bunu yaparken Deniz’e ait bir yarayı elinde tutup sallayacakmış.
Akciğer, böbrek, dalak gibi düşünmüştü yarayı. Yara, sanki insanın içinde somut
bir organmış gibi. Çok başladı o öyküye, hiç bitmedi. Bitmedikçe yeni fikirler
düşündü. Söylemiştim size. Ben de yardımcı oldum ona. Olmaz olaydım. Olmaz
olsaydım. Bir noktada hayatının tümü o hikâye olmuştu, sonra hikâyesinin içine
o kadar daldı ki yazmak bir yana dursun, baktığı yerde hikâyesini görür oldu. Boş
bir meydana bakardı misal, orada Firdevs’i, Güneş’i, oturdukları cam masayı,
uzun parmakların arasından sallanan yarayı anlatırdı. Başlarda bunu bir tür
metot oyunculuğu gibi düşündük Saltuk’la beraber. Sonra hep bir yere baktı, hep
hikâyeyi anlattı. Doğa’dan geriye işte böyle, sadece nefes almak kaldı. Bunun
delilik değil, itikat olduğunu şimdilerde anladık. Saltuk’a söylemiş. Saltuk
geçenlerde gitmişti Doğa’nın yanına. Galiba bu noktada, ona zaman zaman Deniz
zaman zaman Doğa dememi anlayışla karşılar duruma gelmişsinizdir diye
düşünüyorum. Hikâyenin başından beri söz ettiğim gibi, zaten geriye ne Deniz
kaldı ne de Doğa. Mazur görün, devam edelim.
Sarkuş
evden çıktı. Hürkuş olmaya gidiyor.
Saltuk, demiştim.
Geçenlerde gitmişti Doğa’nın yanına. Doğa evinin penceresinden dışarıya
bakıyormuş. Evinin penceresi dediğime bakmayın. Görüp görebileceği siyam ikizi
gibi birbirine yapışık, simetrik iki bina. Sanki bir manzaraya bakar gibi
sayıklamış yine. “Firdevs, Firdevs,” diye. Sonuna da eklemiş hemen. “Yara,
yara. Elinde. Yara.” Çoğumuzun başına gelmiştir, sevdiğimiz insanlar harap
olunca içinde bulunduğumuz durumun gerçekliği bünyemize fazla gelir bazen.
Saltuk için de öyle bir an olmuş galiba. “Neden inanmıyorsun, Firdevs falan yok
ortada, karşındaki sadece bir bina!” diye yakınmış Deniz’e. İstifini bozmamış
hiç bizimki. “Firdevs’in orada olmadığına inanmıyor değilim Saltuk,” demiş,
“Ben artık burada olduğuma inanmıyorum. Burada olduğumu biliyorum, ama
inanmıyorum.”
Sarkuş,
Hürkuş oldu.
Bu garip ve gerçekten çok
sevdiğim çocuğun öyküsünü o zaman kavradık. Delirmemişti. Belki çılgındı ama
henüz çıldırmamıştı. Layık olamama sendromundan olsa gerek, ya da siz öyle
söylemek isterseniz trajedi bağımlılığından, o hikâyeyi yazamamış değil,
yazmamıştı. İbadet eder gibi inanmayı seçmişti. Bildiği hâlde inanmayı. Saltuk
beni arayıp olan biteni anlattı. Sonra bir fotoğraf yolladılar ayna karşısında.
Gözlerine epeyce bir baktım Doğa’nın, Deniz’in, hatta belki de kesinlikle bir delinin
iddia ettiği yeni adıyla Efrahim’in. Elimde olmadan müstehzi gülümsedim.
Pencereden dışarı baktım. Kırlangıçlar göç ediyorlardı.
Hürkuş
evde.
Kafesinden
çıkıp birkaç dakika uçabiliyor.
Sahipleri
izin verdiğinde.
Resa Saffa Park - Heavy
Bkz. Efrahim'in Cezası
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder