Hikmet Bahadır, şafağın
söktüğünü düşündükten sonra gece boyu çalıştığı bilgisayarının kapağını kapattı
ve sigarasını yakmaya yeltendi. Kimi zaman kafasının içinde bir karnaval
varmışçasına kaos ve kalabalık hissederdi. O anlardan birinde olup olmadığını düşünmeye
fırsat bulamadan zihnindeki gürültünün içine daldı. Bir iki saat daha beklese
balkonda Zeliş’i görür müydü? Zorunlu askerlik beş ay daha bekleyecek miydi? Ya
Ümit? Yazmaya söz verdiği hikâyesini tamamlayabilmiş miydi? Salonun loş
ışığında volta atarken kafasında dağılan konu başlıklarını tek bir dosyaya
sığdırıp kapatmak istedi. Neden sonra şafağın henüz sökmediğini idrak etti ve
bilgisayarın başına geri döndü. Beş dakika geçmeden bilgisayarın kapağını
yastık belledi ve uykuya daldı.
Hikmet
Bahadır uykuya daldığında Ümit aniden yatağından kalkmış, açık bir tekel bulup
bira almanın hesabını yapıyordu. Sağına baktı. Buruşuk pantolonu askılıkta tek
bacağından asılmış bir koyun gibi geldi gözüne. Sonra bir belgeselde duyduğu,
korkuyla panik arasında söylenmiş olan o sözü hatırladı, abidevi
binalar yapmak lazım. Düşünceler, pantolonu ile arasındaki
mesafeyi uzattı. Her koyun kendi bacağından asılıyorsa misal, ana babanın
ettiğini evladın ödediğine dair onca söz neden vardı? Yahut öküz ölünce ortaklığın
bittiğine dair çıkarsamalar birileri öldüğünde kalanların bir şey ödemesine
dair geleneği nasıl çürütmüyordu? Kafayı yavaş yavaş kırıyorum galiba diye
düşündü ya da gerçekten dünyanın çivisi çıkmıştı. Hoş, çivi deyince de annesi
geldi aklına. Ne zaman yüksek bir dağ görse kafasını kaldırır ve bilge bir
tavırla “bu dağlar dünyanın çivisi!” derdi. Nihayet zihnine dur emrini verdi.
Pantolonu ile arasındaki mesafe kısaldı. Çok geçmeden tekele yollandı.
Hikmet, gözlerini açmadan telefonunu açmak zorunda kaldı. Aslında, alarm
kurduğunu sandığı için telefon çaldığında yeteri kadar uyuduğunu düşünüyor, bu
sırada da bu kadar uyumasına rağmen neden böylesine uykulu olduğunu
sorguluyordu. Zeliş’in onu aradığını fark ettiğinde çalanın telefon alarmı olmadığını
fark etti. Telefonu açıp Zeliş’in kahve içme davetini kabul ettiği sıralarda,
şu arama sesiyle alarmı değiştirmek lazım diye düşündü, çok karışıyordu.
Zeliş’in karşı binadaki evine doğru giderken bir sigara daha yaktı ve öksürmeye
başladı. Öksürük krizleri arasında daha zil çalınmadan çoktan aralanmış olan
kapıdan geçti. Tam o sırada Zeliş’in “mutfaktayım” diye seslendiğini duydu ve
sol tarafa ilerledi. Zeliş, pijamasıyla makinenin başında kahveleri
dolduruyordu. Hikmet’in içeriye girmesiyle şok olduğu cümleyi duyması bir oldu:
“Hoş geldin, evleniyorum.”
Ümit,
tekelden geri dönerken mevsime uygun giyinmeyi beceremediğine kanaat
getirmişti. Gerçi bu da ancak karşı karşıya kaldığında ikna olup ders alacağına
söz verdiği ancak daha sonradan dikkat etmeyi unuttuğu konulardan biriydi. Bu
durumun hayatında ne kadar yer kapladığını askerden sonra fark etmişti. Askerde
sivil hayatındaki her şeyi baştan aşağı değiştireceğine yeminler etmiş,
askerden sonra ise yaşama rutininde zerre değişikliğe izin vermeden devam
etmişti. Verdiği sözleri hatırlatıp kendisini iğneleyen arkadaşlarına karşı
“güçlü bir yaşam pratiği” argümanı ile karşı çıkıyor, ne var ki onları ikna
ettiğine kendi bile inanmıyordu. Birasının yarısına geldiğinde, karşısındaki
bina dikkatini çekti. Ne tuhaf bir tasarımı vardı. En aşağı kat, kırmızı
zeminin üstüne beyazla kaplanmış kare çerçevelerle dışarıya açılıyordu. İkinci
ve üçüncü kat ise gömülü balkonlardan müteşekkildi. Son kat ise tıpkı ilk
kattaki gibi bir tasarıma sahipti. Sanki sarmal kafiye düzeni ete kemiğe
bürünmüş de bu bina olup çıkıvermişti. Kendine kızdı. Yirmi senenin sonunda
karşısında yaşadığı binaya dair belki ilk kez düşünmüştü ve o çok çalışmasıyla
övündüğü zihninden çıkıp çıkabilen bu kadardı. Sarmal kafiye. Belgeselde duyduğu
sözü tekrardan hatırladı. Abidevi binalar yapmak lazım.
Hikmet, Zeliş ile kurduğu ilişki biçiminin en sağlıklı ilişki biçimi
olmadığını ve bu ilişki biçiminin kendi kontrolü dışında, ancak arzusunun
hilafında da olmadan bu noktaya geldiğini biliyordu. Bu düşüncelerle kahve
davetini kabul ederken kendi içinde bir çelişki yaşasa da Zeliş ile geçireceği
zamanda bir tür kaçış veya rahatlama bulduğunu fark ediyordu. Belki de her
şeyin bu kaçış ya da rahatlama duygusuyla ilişkili olduğunu düşündü. Ezgi’den
aniden ayrılıp o kararın hiddetiyle Balıkesir’i terk ettiğinde Zeliş çıkmıştı
karşısına. Ümit, Ali ve Fırat dışında kendisine destek olan kimsenin
olmadığına inandığı bir dönemdi. Zeliş ise onu şeksiz şüphesiz kabul etmişti.
Yadırgamamış, yargılamamış, hep ‘nasıl istersen öyle olsun’ demişti. Belki bu
konfor alanının derinliğinden, belki de sadece işine geldiğinden Zeliş ile
ilişki biçimini değiştirmeyi ve işleri daha oturaklı bir yola koymayı hiç mi
hiç düşünmemişti. Hem neden düşünsündü? O ‘nasıl istersen öyle olsun’ demişti,
Hikmet de böyle istemişti. Evden çıkarken biraz kahve içeriz, biraz sevişiriz,
belki biraz da uyuruz diye düşünerek çıkmıştı. Ne var ki şimdi ciddiyetle
samimiyet arasında bir çizgiye sıkışmış, yüzünde müstehzi bir gülümsemeyle Zeliş’in
anlattıklarını dinliyordu.
Zeliş,
evlilik kararını bir gecede aldığını anlatırken doğru söylediği yüzündeki
çizgilerin gerilip tek bir çizgi gibi hareket etmesinden anlaşılıyordu. Dimdik
konuştu. Kendi hikâyesini kendi yazmak istediğini söylerken mağrurdu. Kukla
gibi, başkalarının hikâyelerinde yan karakter olmak istemiyordu. Hikmet
“hikâyenin peşindeyiz” derdi hep. Zeliş de ona uymuştu işte. Hikâyenin peşinde
kendi hikâyesini yazmıştı ve şimdi zaferini Hikmet’e bildirirken şüpheye yer
bırakmaya niyeti yoktu.
Hikmet
Bahadır, Zeliş’in büyük bir ciddiyet ve içten içe sezilen gizli bir öfkeyle
anlattıklarını dikkatlice dinledi. Konuşmaya başlamadan önce yüzünde olan
biteni neredeyse kabullenmiş bir sakinlik belirdi. Konuşmayı kısa kesti. Zeliş’e
haklı olduğunu söylerken herkesin kendi hikâyesini yazması gerektiğini bir kez
daha anlattı. Evden çıkmaya hazırlanırken Zeliş’e son kez seslendiğini
düşünerek “Herkes kendi hikâyesini yazmalı ama unutma, kimin hikâyesinde
figüran, kimin hikâyesinde başrol olduğumuzu ancak hikâyenin sonunda
anlıyoruz.” dedi. Evden çıkarken Hikmet’in kulaklarında bir kadının sesi
yankılanıyordu sanki. Ses, “Uyan, uyan uykudan gönlüm uyan” diyordu.
Ümit,
Hikmet’in zihni soru işaretleriyle dolu, bakışları Zeliş’e kilitli, kahvesi ise
ellerinde titrek bir hâldeyken olan bitenden haberdar olmak üzereydi.
Bilgisayarının başına geçti. Birasının son yudumlarını alırken uzun zamandır
dinlemediğini hatırladığı şarkıyı açıp dinlemeye başladı.
Bir
sabahsız gecede
Hasret doldu gönlüme
Sevmek senin neyine
Dile düştüm bak yine
Şarkı devam ederken Ümit birasını bitirdi. O anda Hikmet’e söz verdiği hikâyeyi yazmaya karar verdi. Dosya açıldı. Ümit, hikâyenin ilk cümlesini yazdı: Hikmet Bahadır, şafağın söktüğünü düşündükten sonra gece boyu çalıştığı bilgisayarının kapağını kapattı ve sigarasını yakmaya yeltendi.