6 Aralık 2023 Çarşamba

GALİPTİR BU YOLDA MAĞLUP

 

Şevket, kendisini leyleklerin getirmediğini öğrendiğinde çok küçüktü. Kreşteki oyun masasının altında, çocukluk aşkını, Bade’yi bu yüzden öptü. Bu hadise pek de tatlı olmayan bir şekilde cereyan edince onu öptüğü masanın ebeveynleri ve öğretmenleri tarafından küçük çaplı bir kriz mahalline çevrilmesi de zaman almadı. Şevket’e bunun kötü bir şey olduğu söylendi. Çokça kez uyarıldı. Şevket, uyarıları ciddiye aldığını çocukluğa özgü bir tavırla gösterdi. Hıçkırık tutuncaya kadar bağıra bağıra ağladı. Bütün olan biten, Bade’nin Şevket’in de davetiyesinin olduğu bir düğünde Turgut’la evlenmesinden yıllar evvel oldu.

Şevket -herkesin aksine- doğaya bayılmazdı. Yeşile, ağaçlara özel bir ilgisi yoktu, hiç olmadı. Hayatının hiçbir döneminde pikniksever de olmadı. Havuzu, denizi, uzun süre yüzmeyi de sevemedi. Yeşili hiç sevmedi ama zengin mahallelerinde konuşlanan villaların yanından geçerken bir çam ağacı yahut da çimin spotlarla ışıklandırılması onu hep rahatlattı. Bazı insanlar için sivilce sıkmak, temizlik videoları izlemek ya da hüngür hüngür ağlamak ne kadar rahatlatıcıysa yeşilin soluk sarı bir ışıkla aydınlatılması da onun için o kadar rahatlatıcıydı.

Bade ve Şevket, ilkokulda aynı ilim irfan yuvasında fakat farklı sınıftalardı. Bade her teneffüs kız arkadaşlarıyla kol kola girip okulun geniş bahçesini turlarken, Şevket kâğıttan yapılmış futbol topuyla, takribi otuz çocuğun katıldığı sözde futbol, özde rugby maçlarını yapmaktaydı. Birkaç kez dudağı patladı, dizleri hep kan revandı. Maçların son saniyelerinde gol vuruşunu yapmaktan hiç kaçınmazdı ama golün teneffüs zilinden önce mi yoksa sonra mı atıldığı muallak olduğundan, pek gürültülü tartışmaların sonunda, kendini sınıfa zor atardı.

Okula başladıktan üç sene sonra, Şevketgiller farklı bir mahalleye taşındı. Şevket’in arkadaşsız büyüme serüveni böyle başladı. Gazetenin ne olduğunu yeni evlerinde öğrendi. Babası, taşınmadan önce ölmüştü ama Şevket bunu taşındıktan sonra fark etti. Kendisini leyleklerin getirmediğini öğrendikten bir süre sonra yani. Gazetelerin spor sayfalarında “galiptir bu yolda mağlup” başlığı atılan manşetler, en çok bu yüzden hoşuna gitti. Kendini mağlup bir yolda galip hissetmesi, son saniyede attığı gollerin asla karara bağlanmamasıyla bu yüzden ilişkilendirildi belki.

Bade, Şevket gittikten sonra onun varlığını unutmakta geç kalmadı. Her ne kadar ilk öpücüğün büyülü bir tarafı olduğundan söz edilebilirse de Şevket’in gidişi, büyünün bozulması anlamına geliyordu. Ayrıca o sene, Bade’nin yeni başladığı satranç kursunda bir sürü arkadaşı olmuştu. Belki bu yüzden satranç, üniversiteye kadar Bade’nin hayatının merkezinde kaldı. Ne Bade, ne arkadaşları ne de hocaları vazgeçti satrançtan. Belki bu, arkadaşlıklarının -en azından büyüyene kadar- devam edebilmesinin, arkadaşlık örgülerinin daha sıkı bağlanmasının bir yolu olduğu için devam etti yıllarca. Bade, belki de bu yüzden liselerarası turnuvalarda şampiyon oldu defalarca. Zafer bu yüzden en iyi arkadaşı oldu Bade’nin. Çünkü Bade’nin babası ona Letonya Gambiti’ni öğretmişti ve Zafer’in Bade’yle arkadaş olması, Letonya Gambiti içindi.

Bade -babasından aldığı tüyolarla- önce Letonya Gambiti’ni, sonra Fransız Savunması’nı, Sokolsky Açılışı’nı öğretti Zafer’e. Zafer, teşekkür etmek için misketlerini paylaştı Bade’yle. İlk birkaç sene, iki kardeşten farksız belki ama iki kardeşten öte, bildikleri her şeyi öğrettiler birbirlerine. Zafer, üniversite okumak için Ankara’ya gittiğinde, Bade, doğup büyüdükleri şehirde, Muğla’da kaldı. Ziraat mühendisi olmaya çabaladığı sırada, sınıf arkadaşı ve müstakbel kocası Turgut’la da burada tanıştı. Zafer, elektronörofizyoloji okurken Şevket’i tanıdı. Şevket’in Muğlalı olduğunu öğrenince bağlantısını hiç koparmadı ancak ahir ve kısa ömrü boyunca Şevket’in Bade’yi öpen ilk erkek oluşundan bir an olsun haberi olmadı.

Bade’nin evlilik davetiyesi basılır basılmaz ilk olarak Zafer’e gönderildi. Zafer, o sırada hocasının üşendiği bir seminere katılmak için İsveç’e gitmişti. Zafer dönene kadar evdeki kedisine bakması görevi ise doğal olarak Şevket’e verilmişti. Oysa Şevket, kedileri de sevmezdi. Bu teklifi de ev arkadaşının kedi tüyüne alerjisi olduğu yalanıyla reddetmeyi planlamıştı ama Zafer, “o zaman üç günlüğüne benim evde kal!” diye diretince çaresiz, Zafer’in evine yerleşmişti.

Zafer’in de içinde olduğu uçak Romanya sınırında düşüp bir enkaz yığınına dönüştüğünde ve Zafer de dâhil olmak üzere uçaktaki herkes ebedi bir ölüm sessizliğine kavuştuğunda Şevket uyanıktı. Şevket, Zafer’in salonundaki koltukta sızdığı sırada televizyon son dakika geçmeye başladı. Şevket’in bu elim hadiseden haberdar olması ise yaklaşık dokuz saat sonra, öğleden sonra saat iki sularında gerçekleşti. Uyanınca telefonunu eline almış, sosyal medyada gezinirken uçak kazasını okumuş, görmezden gelip duşa girmişti. Duştayken hatırladı uçağı, Stockholm’ü ve Zafer’i. Fark ettiğinde ağlamadı, şoka girmedi. Üzüldü mü bilinmez ama o haberi geçiştirdiği için belli belirsiz bir suçluluk hissetti, belki. Bir seneyi aşkındır arkadaşlardı, aynı şehirden gelmişlerdi ama Zafer’in ailesini, herhangi bir yakını, hatta bir yakınının olup olmadığını bile bilmiyordu. Salondaki koltuğa oturup etrafına boş boş bakarken ayağına dolanan Zafer’in kedisini görmezden geldi. O sırada, televizyonun üstündeki kuşe kâğıt dikkatini çekti. Aldı, okudu. Gördüğü şey sıradan bir düğün davetiyesiydi. Cırtlak bir fonun üstüne yazılmış “Bu mutlu günümüzde sizi de aramızda görmek isteriz” gibisinden klişe sözlerin altına alacalı bulacalı şekilde Turgut & Bade çiftinin isimleri yerleştirilmişti.

Şevket, Bade’nin kim olduğunu elbette anlamadı. Üç hafta sonraki düğüne gitme fikri de –doğal olarak- buradan peyda olmadı. Zaten yıllardır Muğla’ya uğramamıştı. Üstelik tanımadığı insanların düğününe gitmek için sebebi de yoktu. Zafer ölmüştü, Zafer’in tanıdığı kimse Şevket’in hayatında değildi. Eserekli ve duygusuz bir bakış açısıyla Şevket için bu durum tam bir “öküz öldü, ortaklığa paydos” ilanıydı. Evden çıkıp Zafer’in silinen hayatından kendini de çıkarmak üzereyken açlıktan neredeyse ağlarcasına miyavlayan kediyle göz göze geldi. Mamasını, suyunu verdi. Kedi iştahla doyuma ulaşırken onu izledi. Evine de kediyle beraber gitti.

Üç hafta sonra, otobüs Muğla Otogarı’na yanaşırken cumartesi gününün şafağı söküyor, kedi sessizce bekliyor, Şevket indikten hemen sonra yakacağı sigarayı parmakları arasında sabırsızca döndürüyordu. Haftalar önce kediyi alıp da evine gittiğinde, telefonunda görüp de görmezden geldiği haberi, Zaferin ölüm haberini düşünürken Bade’yi fark etmişti. Acaba Bade, Şevket’in kendisini leyleklerin getirmediğini yeni fark ettiği sıralarda öptüğü, sonrasında aileleri endişeyle bağırıp çağırırken muzip bir gülüşle bakıp da utandırdığı, nihayetinde kendisinin de hüngür hüngür ağlayarak krizi çözdüğü hikâyenin Bade’si olabilir miydi? Ankara’dan Muğla’ya gelene kadarki süreçte bunu öğrenmek için hiç çabalamadı Şevket. Sadece gitmek ve kendi kendine uydurduğu -pek çok açıdan eğlenceli dahi sayılamayacak- bir oyunun parçası olmak istemişti. Bir de kedi… Tüylerini, sesini, olur olmaz anlarda ayağının altında dolaşmasını sevmiyordu. Tahammül edemiyordu kediye. Aslında kediyi sevmediği söylenemezdi. Sadece, içten içe ona bakamayacağını hissetmişti.

Şevket, Muğla’ya geldiği andan itibaren bir düğün salonuna gideceğini düşünüyordu. Aslında, Bade için Zafer’in ne kadar yakın bir arkadaş olduğunu bilmediği için, düğünün iptal olup olmadığını da hesap edememişti. Yine de bir ölümün, bir düğünün, bir düğümün sağlanması için üç haftada kalıcı izler bırakabileceğine inanmamıştı. Bu yüzden binmişti otobüse, bu yüzden varmıştı Muğla’ya.

Davetiyedeki adrese ilk kez Muğla’da bakmıştı. Adresi görünce ilk başta anımsayamamış, sonrasında fark etmişti nereye gideceğini. Geniş, bahçelik alana geldiğinde “bu kadar değişmiş olamaz” diye düşündü. Hayatının ilk üç senesi, okulu artık yoktu. Okulun geniş bahçesi ortadan kalkmamış fakat okul binasının olduğu alan artık bu tip düğünlere de ev sahipliği yapan bir tür restoran hâlini almıştı. En uzak yerde, orada bulunan en pespaye giyimle, yani örgü bir ceket ve kırmızı bir bereyle, olan biteni izledi.

Gelin ve damat, şaşaalı alkışlar eşliğinde, bahçenin ortasına kurulmuş sahneye gelip dans ettiklerinde, seneler geçmesine karşın Bade’yi tanıyabildi. Gecenin sonu gelip de davetliler gelin ve damat ile beraber fotoğraf çektirme sırasına girip bekarlar da gelinin attığı çiçeği yakalamak istediklerinde Şevket, zamanın geldiğini anladı. Beresini kafasına taktı, kedinin olduğu taşıma çantasını eline alıp hızlı adımlarla gelin ile damadın yanına vardı.

Şevket, Bade ile Turgut’u kutladığı anlarda Zafer’in ölümüne dair bir üzüntü emaresi, herhangi bir mimik, fark edilebilecek minik bir detay aradı ancak bulamadı. Ne Bade ne de Turgut, Şevket’in kim olduğunu sordu. İki hayatın birleştirdiği mutluluğun insanların suratına gerçekten yerleştirdiği ifadenin dışında, gecenin getirmiş olduğu yorgunlukla biçimlenen yapmacık ifade hem gelinin hem de damadın yüzünde yer etmişti. Bu tip günlerin en kesif özelliği, böylesine günleri düzenleyenlerin bile bir an önce bitmesini istemesi diye düşündü Şevket.

Bade ile Turgut; kız isteme merasimini, bohçayı, kınayı bitirmişlerdi. Düğün de bitmek üzereydi ve yorgunluktan ayaklarına inmiş olan kara sular, çekilmek için çok şeyi değil, yalnızca dinlenmeyi istiyorlardı. Takılan onca para, altın, biraz önce restoranın arka tarafında birbirleri tarafından sökülmüş, güvenli bir kutuya konmuş ve son bölüm olan fotoğraf çekme kısmına geçilmişti. Herkes fotoğrafını çektirdikten sonra düğünün sona erdiği ilan edilmek üzereyken ikisinin de bilmediği fakat ikisinin de “herhalde karşı tarafın akrabası, tanıdığı” diye düşündüğü bir adam yanlarına geldi ve onları kutladı.

Bade ile Turgut, kim olduğunu bilmedikleri ve pek de umursamadıkları bu adamın gitmesini beklerlerken, tuhaf bir şey oldu. Adam elindeki taşıma çantasını Bade’ye uzattı ve “bence bu sizin ilk çocuğunuz olmalı” dedi. Bade, taşıma çantasını açıp kediyi gördükten sonra Turgut’a “ne dersin, alalım mı?” dercesine bakıp Turgut’un gözlerinden onay aldığını anlayınca teşekkür etti ve kediyi aldı.

Şevket, Bade ile Turgut çiftini kutlayıp da kediyi henüz evlenmiş ve hâlâ oldukça saf olduğuna kanaat getirdiği çocukluk aşkına hediye ettikten sonra gitmeye yeltendi. Tam arkasını dönerken Bade “bir ismi var mı?” dedi kediyi kast ederek. “İsterseniz ismini kullanmaya devam edebiliriz.”

Şevket, Bade’yi, Zafer’i, kediyi ve ölümü aynı anda düşündü. Karşısındaki kadın, Bade, gecenin yıldızlarından biri, Zafer’in arkadaşı, Turgut’un eşi, kedinin yeni sahibi ve kendisinin çocukluk aşkıydı. Öptüğü ilk ve şu ana kadarki son kadındı. Soruya cevap verirken dünyadaki aylak varlığı bir film şeridine dönüşmüştü bile. Bade’ye masanın altında kondurduğu öpücük, taşınmaları, gazete manşetleri, Zafer ve Zafer’in ismi ile galibiyet arasındaki eşdeğerlik aklının ucundan şöyle bir geçiriverdi. Sonra da aklına en sevdiği manşet geldi. ‘Galiptir bu yolda mağlup!’ Gülümseyerek, “mağlup!” dedi. Bade ve Turgut duydukları bu saçma ismi sorgularcasına baktıkları zaman “Galip’tir, bu yolda Mağlup. Siz isterseniz Galip de diyebilirsiniz, Mağlup da. Mutluluklar tekrardan.”

Bade ile Turgut’un cevap vermesine imkân tanımadan, onları yan yana, mutlu, şaşkın ve yorgun bir şekilde bırakarak uzaklaştı Şevket. Düğün bitip de kalabalık dağılınca, restoran da kapanmaya hazırdı. Masanın, sahnenin ve ağaçların çevresinde konuşlanan son spot ışık sönüp de yerdeki çimenleri ve etraftaki ağaçları soluk bir sarıyla aydınlatmayı bıraktığında, Şevket masadan kalktı.

Ömrünün en değerli, belki de en gerçek üç senesiydi. Kâğıttan futbol topu yaparak, dizlerini kanatarak, ilk öptüğü kızı her gün görerek geçen üç sene. Şimdi okulu yeni nesil bir düğün salonu; öptüğü kız taze bir gelin, kendisi ise eskimeye yüz tutmuş bir aylak olmuştu. Yine de kendi kendine uydurduğu oyunu zevkle oynamış; kediden kurtulmuş, Zafer’in silinen varlığını ise zihninde tatlı bir yer edinen kelime oyunuyla anıtmezara çevirmişti.

Şevket, Ankara’ya dönerken mutlu ve huzurluydu. Çünkü Muğla’dan zihnine kalan son görüntüde çimenleri spot ışıklar aydınlatıyordu ve üstelik kendisini leyleklerin getirmediğini hâlâ biliyordu. Adamakıllı tek arkadaşı ölmüş; çocukluk aşkı evlenmiş, ona karşı ne hissettiğinden bir türlü emin olamadığı kedi de eşantiyon olarak gitmişti. Yine de sorun yoktu. Nasıl derler?

Galipti, ama bu yolda mağlup olmuştu.




Açık Seçik Aşk Bandosu-Yüzündeki Ürkek Güzellik