31 Aralık 2024 Salı

BİR SABAHSIZ GECEDE

Hikmet Bahadır, şafağın söktüğünü düşündükten sonra gece boyu çalıştığı bilgisayarının kapağını kapattı ve sigarasını yakmaya yeltendi. Kimi zaman kafasının içinde bir karnaval varmışçasına kaos ve kalabalık hissederdi. O anlardan birinde olup olmadığını düşünmeye fırsat bulamadan zihnindeki gürültünün içine daldı. Bir iki saat daha beklese balkonda Zeliş’i görür müydü? Zorunlu askerlik beş ay daha bekleyecek miydi? Ya Ümit? Yazmaya söz verdiği hikâyesini tamamlayabilmiş miydi? Salonun loş ışığında volta atarken kafasında dağılan konu başlıklarını tek bir dosyaya sığdırıp kapatmak istedi. Neden sonra şafağın henüz sökmediğini idrak etti ve bilgisayarın başına geri döndü. Beş dakika geçmeden bilgisayarın kapağını yastık belledi ve uykuya daldı.

    Hikmet Bahadır uykuya daldığında Ümit aniden yatağından kalkmış, açık bir tekel bulup bira almanın hesabını yapıyordu. Sağına baktı. Buruşuk pantolonu askılıkta tek bacağından asılmış bir koyun gibi geldi gözüne. Sonra bir belgeselde duyduğu, korkuyla panik arasında söylenmiş olan o sözü hatırladı, abidevi binalar yapmak lazım. Düşünceler, pantolonu ile arasındaki mesafeyi uzattı. Her koyun kendi bacağından asılıyorsa misal, ana babanın ettiğini evladın ödediğine dair onca söz neden vardı? Yahut öküz ölünce ortaklığın bittiğine dair çıkarsamalar birileri öldüğünde kalanların bir şey ödemesine dair geleneği nasıl çürütmüyordu? Kafayı yavaş yavaş kırıyorum galiba diye düşündü ya da gerçekten dünyanın çivisi çıkmıştı. Hoş, çivi deyince de annesi geldi aklına. Ne zaman yüksek bir dağ görse kafasını kaldırır ve bilge bir tavırla “bu dağlar dünyanın çivisi!” derdi. Nihayet zihnine dur emrini verdi. Pantolonu ile arasındaki mesafe kısaldı. Çok geçmeden tekele yollandı.

    Hikmet, gözlerini açmadan telefonunu açmak zorunda kaldı. Aslında, alarm kurduğunu sandığı için telefon çaldığında yeteri kadar uyuduğunu düşünüyor, bu sırada da bu kadar uyumasına rağmen neden böylesine uykulu olduğunu sorguluyordu. Zeliş’in onu aradığını fark ettiğinde çalanın telefon alarmı olmadığını fark etti. Telefonu açıp Zeliş’in kahve içme davetini kabul ettiği sıralarda, şu arama sesiyle alarmı değiştirmek lazım diye düşündü, çok karışıyordu. Zeliş’in karşı binadaki evine doğru giderken bir sigara daha yaktı ve öksürmeye başladı. Öksürük krizleri arasında daha zil çalınmadan çoktan aralanmış olan kapıdan geçti. Tam o sırada Zeliş’in “mutfaktayım” diye seslendiğini duydu ve sol tarafa ilerledi. Zeliş, pijamasıyla makinenin başında kahveleri dolduruyordu. Hikmet’in içeriye girmesiyle şok olduğu cümleyi duyması bir oldu: “Hoş geldin, evleniyorum.”

    Ümit, tekelden geri dönerken mevsime uygun giyinmeyi beceremediğine kanaat getirmişti. Gerçi bu da ancak karşı karşıya kaldığında ikna olup ders alacağına söz verdiği ancak daha sonradan dikkat etmeyi unuttuğu konulardan biriydi. Bu durumun hayatında ne kadar yer kapladığını askerden sonra fark etmişti. Askerde sivil hayatındaki her şeyi baştan aşağı değiştireceğine yeminler etmiş, askerden sonra ise yaşama rutininde zerre değişikliğe izin vermeden devam etmişti. Verdiği sözleri hatırlatıp kendisini iğneleyen arkadaşlarına karşı “güçlü bir yaşam pratiği” argümanı ile karşı çıkıyor, ne var ki onları ikna ettiğine kendi bile inanmıyordu. Birasının yarısına geldiğinde, karşısındaki bina dikkatini çekti. Ne tuhaf bir tasarımı vardı. En aşağı kat, kırmızı zeminin üstüne beyazla kaplanmış kare çerçevelerle dışarıya açılıyordu. İkinci ve üçüncü kat ise gömülü balkonlardan müteşekkildi. Son kat ise tıpkı ilk kattaki gibi bir tasarıma sahipti. Sanki sarmal kafiye düzeni ete kemiğe bürünmüş de bu bina olup çıkıvermişti. Kendine kızdı. Yirmi senenin sonunda karşısında yaşadığı binaya dair belki ilk kez düşünmüştü ve o çok çalışmasıyla övündüğü zihninden çıkıp çıkabilen bu kadardı. Sarmal kafiye. Belgeselde duyduğu sözü tekrardan hatırladı. Abidevi binalar yapmak lazım.

    Hikmet, Zeliş ile kurduğu ilişki biçiminin en sağlıklı ilişki biçimi olmadığını ve bu ilişki biçiminin kendi kontrolü dışında, ancak arzusunun hilafında da olmadan bu noktaya geldiğini biliyordu. Bu düşüncelerle kahve davetini kabul ederken kendi içinde bir çelişki yaşasa da Zeliş ile geçireceği zamanda bir tür kaçış veya rahatlama bulduğunu fark ediyordu. Belki de her şeyin bu kaçış ya da rahatlama duygusuyla ilişkili olduğunu düşündü. Ezgi’den aniden ayrılıp o kararın hiddetiyle Balıkesir’i terk ettiğinde Zeliş çıkmıştı karşısına. Ümit, Ali ve Fırat dışında kendisine destek olan kimsenin olmadığına inandığı bir dönemdi. Zeliş ise onu şeksiz şüphesiz kabul etmişti. Yadırgamamış, yargılamamış, hep ‘nasıl istersen öyle olsun’ demişti. Belki bu konfor alanının derinliğinden, belki de sadece işine geldiğinden Zeliş ile ilişki biçimini değiştirmeyi ve işleri daha oturaklı bir yola koymayı hiç mi hiç düşünmemişti. Hem neden düşünsündü? O ‘nasıl istersen öyle olsun’ demişti, Hikmet de böyle istemişti. Evden çıkarken biraz kahve içeriz, biraz sevişiriz, belki biraz da uyuruz diye düşünerek çıkmıştı. Ne var ki şimdi ciddiyetle samimiyet arasında bir çizgiye sıkışmış, yüzünde müstehzi bir gülümsemeyle Zeliş’in anlattıklarını dinliyordu.

    Zeliş, evlilik kararını bir gecede aldığını anlatırken doğru söylediği yüzündeki çizgilerin gerilip tek bir çizgi gibi hareket etmesinden anlaşılıyordu. Dimdik konuştu. Kendi hikâyesini kendi yazmak istediğini söylerken mağrurdu. Kukla gibi, başkalarının hikâyelerinde yan karakter olmak istemiyordu. Hikmet “hikâyenin peşindeyiz” derdi hep. Zeliş de ona uymuştu işte. Hikâyenin peşinde kendi hikâyesini yazmıştı ve şimdi zaferini Hikmet’e bildirirken şüpheye yer bırakmaya niyeti yoktu. 

    Hikmet Bahadır, Zeliş’in büyük bir ciddiyet ve içten içe sezilen gizli bir öfkeyle anlattıklarını dikkatlice dinledi. Konuşmaya başlamadan önce yüzünde olan biteni neredeyse kabullenmiş bir sakinlik belirdi. Konuşmayı kısa kesti. Zeliş’e haklı olduğunu söylerken herkesin kendi hikâyesini yazması gerektiğini bir kez daha anlattı. Evden çıkmaya hazırlanırken Zeliş’e son kez seslendiğini düşünerek “Herkes kendi hikâyesini yazmalı ama unutma, kimin hikâyesinde figüran, kimin hikâyesinde başrol olduğumuzu ancak hikâyenin sonunda anlıyoruz.” dedi. Evden çıkarken Hikmet’in kulaklarında bir kadının sesi yankılanıyordu sanki. Ses, “Uyan, uyan uykudan gönlüm uyan” diyordu.

    Ümit, Hikmet’in zihni soru işaretleriyle dolu, bakışları Zeliş’e kilitli, kahvesi ise ellerinde titrek bir hâldeyken olan bitenden haberdar olmak üzereydi. Bilgisayarının başına geçti. Birasının son yudumlarını alırken uzun zamandır dinlemediğini hatırladığı şarkıyı açıp dinlemeye başladı.

Bir sabahsız gecede
Hasret doldu gönlüme
Sevmek senin neyine
Dile düştüm bak yine

    Şarkı devam ederken Ümit birasını bitirdi. O anda Hikmet’e söz verdiği hikâyeyi yazmaya karar verdi. Dosya açıldı. Ümit, hikâyenin ilk cümlesini yazdı: Hikmet Bahadır, şafağın söktüğünü düşündükten sonra gece boyu çalıştığı bilgisayarının kapağını kapattı ve sigarasını yakmaya yeltendi.

 

Electro Tülay - Gönlüm