Adı
Selçuk. Cilvebaz kaderinin kendisine tayin ettiği doğum yeri de öyle. Selçuk.
En yakın arkadaşı Samet torbacılıktan on sene yiyeceği vakit Selçuk’un yirmilik
dişini çektiriyorlardı. Selçuk hâlâ hatırlıyor. Dişi gömüktü. İki sene
dayanmıştı acıya. Her gün iki ağrı kesici, üstüne biraz rakı. Sızlama diner de
acısı biter diye düşünmüştü. Bitmedi. Hastaneden randevu almak istedi, sırası
bir türlü gelmedi. Dişçiye para vermemek için iki haftada bir ağrı kesicilere
para döktü. Hiçbirinde de “Tüküreyim parasına!” deyip dişçiye gitmedi. Sonunda
ağrı başına, gözüne hatta inanmazsınız dizlerine kadar indi. İşte o zaman
Samet’le beraber memleketin en ucuz dişçisini aramayı akıl ettiler. İki üç
saatlik bir mesainin sonunda da buldular: Zeki Lümbür. Samet adamı arayıp fiyat
aldığında bu kadar ucuz olmasının sebebini adamın soyadıyla ilişkilendirdi.
Keşke öyle olsaydı ama kesinlikle öyle değildi.
Zeki Lümbür’ün kliniğine
geldiklerinde meselenin adamın soyuna verilen bu garip ad ile hiçbir ilgisinin
olmadığını, sebebin çok daha açık ve görünür olduğunu hemencecik anladılar.
Nasıl denir? Zeki Bey, bilindik dişçilerden biraz farklıydı. Kel değildi mesela
ama hakkında hem Samet hem de Selçuk “Keşke kel olsaydı!” diye düşünebilirdi. O
zaman ilacının olmadığına kanaat getirir ve “Yazık,” derlerdi en azından,
“başına sürememiş.” Zeki Lümbür için uygun bir meslek seçilseydi misal,
kesinlikle terzilik olabilirdi. En azından söküğünü neden dikemediği
anlaşılırdı. Fakat o gün, Selçuk ve Samet’in karşısına çıkıp konuşmaya
başladığında ön dişlerinden bir değil, iki değil, üç değil (var mı arttıran!),
tam dördünün eksik olması makul karşılanabilir olmaktan kesinlikle çok uzaktı.
Zeki Bey, bu hâliyle ağzında kocaman bir tüneli saklıyor gibiydi. Ağzının ön
kısmında öyle büyük bir boşluk vardı ki adamın ‘r’leri söyleyemeyecek kadar
peltekleşmesi sorgulanamaz bir kanunmuş gibi kazılıyordu insanın zihnine.
Selçuk, adamın ağzına her baktığında tüneli düşünmekten kendini alamıyordu. Selatin
Tüneli. Şartlar ideal olsaydı bu adama dişini çektirmek şöyle dursun, en dandik
muayeneyi bile olmazdı. Parasızlığın gözü kör olsun. Ağrı artık öyle bir boyuta
gelmişti ki Zeki Lümbür’ün güvenilmez ellerine kendini emanet etmek ne kelime,
boğazını kesseler razı olacaktı.
Zeki Lümbür, Selçuk’u üstünkörü
süzdükten sonra ağzında epeyce kesip biçmek gerektiğine kanat getirmişti.
Kesmeye henüz başlamıştı ki polisler geldi. Samet’i yaka paça götürdüler sonra.
Torbacılıktan. Selçuk’un Samet’in giriştiği iddia edilen bu tartışmalı işinden
hiç haberi yoktu. Ona kalırsa Samet’in bu taraklarda bezi olmazdı. Gerçi öyle
olsaydı bile bunun üstünde durur muydu, onu da bilmiyordu. Belki diş ağrısını
kesmesi uğruna… Bu düşünce zihnine sızdığı anda kafasındaki hayali ağzın üstüne
patlattı bir tane. Ağız sitemkâr bir hâl aldı, “Neyse…” dedi. Sonra da yavaş
yavaş varlığını sildi. Puf etti, gitti.
Samet’in gözaltına alınış anı için ne
denebilirdi ki? Polisler ne Selçuk'a ne de işini sanki çok da iyi
yapabiliyormuş gibi büyük bir özenle kesip biçmeye devam eden Lümbür’e
ilişmişlerdi. Samet’i aldılar ve gittiler. Tereyağından kıl çeker gibi. Bir
yanda kan tükürdüğü pet bardak, diğer yanda kliniğinde her gün biri gözaltına
alınıyormuşçasına umursamaz, dişinin çevresinde işi pişiren Lümbür. Hasta
koltuğunda Selçuklu Selçuk, nezarethanede Torbalılı torbacı, ağzının içinde
dişsiz dişçi.
Lümbür, Selçuk’un ağzında kötü iş
çıkarmadı ama elbette gözüktüğü kadar özenli değildi. Pek merhametli bir
yaklaşım gösterdiği de söylenemezdi. Dürüst olmak gerekirse vahşiydi. Kesti,
biçti. İkna olmadı sonra yeniden kesti, tam o kısımda tekrar biçip biçmediği
hâlâ bir soru işareti olma özelliğini koruyor. Sonuçta Selçuk acı çekti ama birkaç
hafta içinde ağrısı dindi. Yemek yerken ağzının o kısmını kullanmaktan
çekinmesine gerek kalmadı, gece uykuları da bölünmedi. En azından dişi
sebebiyle. Samet’e gelecek olursak, birkaç gün nezarethane, sonra hızlı bir
mahkeme, sonrası tutuklama, cezaevi. Mahkemesi birkaç ay içinde tamamlandı.
Hükmü verildi, itirazları pek dinlenmedi. Selçuk, Samet’i ziyarete gittiğinde (ki
prosedürler yüzünden süreç uzadıkça uzamıştı) Samet onu dahi ikna edemedi. İkna
etmeye çalıştı mı, o bile şüpheli aslında. Selçuk, Samet’in torbacı olup
olmamasından ziyade –böyle bir şey varsa- ondan neden sakladığı üstüne
düşünüyordu o sıralar. Samet’e sitem ederek bunu anlatmaya çalıştı. Samet pek
anlamadı. Selçuk da üstelemedi sonra. Parası yoktu, temiz don da. Sessiz bir
helalleşme oldu. Sözsüz, duygusuz, donuk ve tutuk.
Lümbür’ün muhtemel sadist
zevklerinin bir parçası olduktan ve -en azından kendisinin o güne kadar sandığı
kadarıyla- en yakın arkadaşını kader mahkûmu olarak uğurladıktan sonra bir
buçuk sene avare gezdi. Ufak tefek işlerin peşinde koştu. Bulaşıkçılık yaptı,
komilik, garsonluk... Fena sayılmazdı aslında. Uyanık değildi ama atikti. Güler
yüzlü olmayı beceremiyordu ama hafif bir gülümsemeyle işi kotarmaya
çabalıyordu. Başarıyordu da. Malum güne kadar… Çarşamba günüydü, ertesi gün
izinliydi. Mesainin sonuna doğru daldı. Gözleri boş boş bir yere kilitlendi.
Sonra bağırma ile böğürme arasında bir sesin mekânın tavanına doğru yayıldığını
ve en çok da kendisine süzüldüğünü ani bir gürültü ile anlamak zorunda kaldı:
“Ne bakıyon lan hatuna!”
Oraya bakmamıştı ki aslında! Fakat
kime, neyi, nasıl anlatıyorsun? Bi’ kere, karşındaki adam seni dinlemek ister
mi? Hadi istese, ‘o an’ dinlemeye niyetli mi? Ezilmeye zaten meyyalsin, adam da
ezmeye bir o kadar istekli. Bu fırsatı hiç affeder mi? Yine de... Yine de çok
dövmedi Selçuk’u. Daha meseleye uyanamadan iki tokat yemişti zaten, yere
kapaklanınca da kıçına doğru gelişine bir tekme, bitti gitti. Adam şovunu
yaptı. İşyeri de Selçuk’u bir güzel paketledi. Zaten eleman fazlası vardı, yer arıyorlardı
atmak için. Selçuk garibim, ezilmeye niyetli değildi fakat ne yaparsın, onlar
ezdi. Selçuk ezildi.
Selçuk, kovulduktan bir ay sonra
Samet’i ziyaret etmeye karar verdi. Aslında hiç niyeti yoktu ama boşluğa
düşmüştü. Belki hayata dair bir farklılık, Samet’e dair bir gelişme iyi gelir
diye düşündü. Öyle koyuldu yola (Prosedürün zaman kaybettirdiğini artık
biliyorsunuz. Ben de Selçuk ile beraber öğrendim). Samet’i görünce şaşırdı
çünkü daha çok yıpranmasını bekliyordu. Belki içindeki kırgınlıktan
-kindarlığını hiçbir zaman yenememişti- belki cezaevinin daha yıpratıcı
olmasını beklediğinden, gözüne epey genç gelmişti. Birkaç aya açık cezaevine
geçmeyi beklediğini söyledi. Biraz para istedi, Selçuk vermedi. Yine donuk,
yine soğuk, yine tatsız bir ziyaretti. Ya Samet’e yabancılaşmıştı ya kendine.
Fakat umursayamadı. İçinden gelmiyordu. Ne yapsındı? Hissetmediği bir
üzüntünün, kalbine yersiz gelen bir hüznün sadece laf olsun diye parçası mı
olsundu? Olmadı. Samet’i cezaevinde bir kez daha ziyaret etmemeye
karar verdi. Onun da ömrü vefa etmedi zaten. Birkaç hafta sonra Samet’i
şişlediler içerde. Açık cezaevi yalan oldu, Samet mevta. Kimsesizler
mezarlığına gömdüler sonra onu. Ait olduğu yere.
Tüm olan bitenden sonra iş
aramaktan, hayat gailesi peşine düşmekten vazgeçer gibi oldu. İlçedeki en yakın
kahvehaneye gidip zaman öldürmeye başladı. Ne var ki bu duruma biçilen ömür de işçilik
kariyerinin boyunu aşamadı. O dönemde kahvehanenin demirbaşlarından Hacı Musa
Amca’nın dili boğazına kaçtı, Selçuk çekip çıkardı dilini, ölmeye dünden
niyetli adam sağ kaldı. Belki bu niyeti bilmeyip de görmezden geldiğinden belki
de sadece Hacı Musa Amca öyle istediğinden bir hafta olmadan oradan da kovdular
Selçuk’u. Hacı Musa Amca yaptı konuşmayı, “Şimdi,” dedi, “evladım sende
uğursuzluk var. Canımdan edecektin beni, var git yoluna, gelme daha buraya.”
O gün, kahvehaneden kapı dışarı
edildikten sonra, hemen eve gitmişti Selçuk. Çıkmayı düşünmüyordu ama bu kez ev
sahibi geldi. Oraya da sığdıramadılar onu. Selçuk kahvehaneye, dişleri ağzına,
bedeni evine, varlığı bir arkadaşa sığamadı. Kafası çalışmadı, eli ayağı
çalıştığında dövdüler. Hayat kurtarmak kâr etmedi, diş çektirmek, işe girmek,
Samet’i silmek, onu mezarlıkta ziyaret etmemek… İzmir’e gitti sonra, o
kimsesizler mezarlığına. Bulamadı Samet’in mezarını. Mezarının üstünde isminin
yazdığı bile şüpheli kaldı.
Memlekete döndükten sonra (Selçuk’un
Selçuk’ta yaşadığı artık aşikâr) bir kuruyemişçide işe girdi. Yalvar yakar.
Günde on sekiz saat çalışıp asgari ücretin yarısından biraz daha az
kazanıyordu. Kuruyemişçinin sahibi Esat Bey, bu şartlar altında dükkânın altındaki
kilerde yatıp kalkmasına izin veriyordu. Selçuk, ekonomi 101 bilmediğinden
değil (ki ekonomiyi de hiç bilmiyordu o ayrı) başka bir şansı olmadığı için
mecbur kabul etti bu işi. Zaman geçtikçe Esat Bey merhamete geldi de haftada yarım
gün izin yapmasına müsaade etti. Böylece, perşembeleri on saat çalıştı Selçuk.
Kendine vakit ayırabildi. Dur durak bilmeden çalışmaktan vakit kaldığında bir
iki bira hüpletti, biraz da yürüyüş yapmayı kendine reva bildi. Çiğ köfte
dışında besin girmeyen karnı için bira, sağlıklı bile sayılabilirdi.
Selçuk’un kuruyemişçideki kariyeri
rutini yeteri kadar bilen herkes için çok açıktı. Her sabah kilerden satılacak
ürünleri çıkarır ve dükkânı açmaya hazırlanırdı. Esat Bey dükkân açılmadan on
beş yirmi dakika önce gelir ortalığı kolaçan ederdi. Sonra cam tezgâhın
arkasına geçip gelen gidenle hoşbeş eder, pazarlık yapar ve vakit buldukça
Selçuk’a direktifler yağdırarak patron olmanın görünmez zevkini çıkarırdı. Bazı
sabahlar tarihi geçmiş kutuları, böceklenmiş çikolataları, çürümeye yüz tutmuş
elma şekerlerini de tezgâha çıkarırdı Selçuk. Kutular yukarıya çıktığında Esat
Bey şöyle bir bakar, kakalayabileceğine hükmettiği ürünleri tezgâha yerleştirir
diğerlerini de Selçuk’a doğru fırlatıp “Bu mallar satılır mı, velinimetimize
karşı hiç mi saygın yok!” gibisinden laflarla içini rahatlatırdı. Selçuk zaman
zaman kafasına, zaman zaman ayağının dibine zaman zaman da avucunun tam içine
isabet eden kutuları alıp kilere indirirdi. Benzer bir merasimin yaşandığı
alelade sabahlardan birinde, Esat Bey’in göz kararı denetiminden geçemeyen
ürünlerden biri artık rengi sarıya dönmeye yüz tutmuş olan bir pamuk şekerdi.
Esat Bey pamuk şekeri Selçuk’a fırlattığında şekerin tahta sapı koluna isabet
etti. Canı yandı. Sonra kolu biraz kızardı. Selçuk eğer tetanozun ne olduğunu
bilseydi endişe edebilirdi ama aklının ucundan bile geçmedi. Bu yüzden de
yapmaması gereken bir şeyi yaptı. Pamuk şekerden kocaman bir ısırık aldı.
Isırdığı gibi Lümbür’ün kesip biçtiği yerde (epey bir zaman sonra), korkunç bir
sızlama başladı. Sızıyı unutmak için ne kadar çabalarsa çabalasın dili o
dayanılmaz acının geldiği yere doğru hareket ediyor, sessiz bir odadan su
damlatan bir musluğun verdiği rahatsızlığa benzer şekilde acının sinirlerine
yaptığı baskı beyninin içinde çınlıyordu. Lümbür’ün yolunu yine ve isteksizce
işte böyle tuttu.
Kliniğe girdiğinde, Zeki Lümbür’ün önceki
hastasının kanıyla lekelenen aletleri yarı parlak bir bezle sildiğini gördü.
Lümbür, Selçuk’a tartarcasına baktı ve gözüyle hasta koltuğunu işaret etti.
Selçuk koltuğa uzandı. Lümbür, ağzını açması için Selçuk’a ‘Aaaa yapmasını’
işaret etti. Yoksun olduğu dişlerin bıraktığı boşluk, Selçuk’un aklına yine
Selatin Tüneli’ni getirdi. Ağzındaki durum Lümbür’ün kesip biçme iştahını
kabartmamış olacak ki Lümbür başını yukarıya doğru kaldırıp “Bi bok olmath, o tharatla
yeme.” diyerek masasına doğru yöneldi. O sırada deri ceketli, dağınık saçlı,
esmerce bir çocuk içeriye girdi. “Zeki abi, getirdim,” dedi. Selçuk en azından
ağrısını kesecek bir iğne yapmasını ister gibi oldu. Lümbür, sanki hastası
doktorundan makul bir talepte bulunmuyor da sokaktaki bir dilenci kendisinden
para istiyormuş gibi karşılık verdi: “Theninle mi uğrat’tham, thiktir git!
Thonra da gelme!” Selçuk her zamankisinden daha fazla ezik olmamak üzere
yavaşça kalktı, kapıya doğru giderken Lümbür bir daha konuştu: “Thamet tıktı
mı? Görürthen thelam thöyle. Abithine
uğrathın!” Hadi yaylan thimdi!”
Selçuk klinikten çıktığında ağzının
içindeki ağrı –vites düşürmüş şekilde de olsa- devam ediyordu. Zeki Lümbür’ün,
dişsiz dişçinin, ne demek istediğini anlayamamıştı. Hayır, dişsizliğinin ona
verdiği tarifsiz konuşma tarzından dolayı değil, söyledikleri karmaşık olduğu
için de değil. Selçuk biraz aptal olduğu için. Kliniğin olduğu binanın
kapısında birkaç saat bekledi. Yine hayır, Lümbür’ün söyledikleri hakkında
konuşmak için değil. Bu kez gerçekten bir dilenci gibi ağrısının kesilmesi adına yalvarmak için... Aksi olsaydı Samet’in gerçekten torbacı olduğuna karar
verebilirdi, belki Lümbür’e nasıl gittiklerini de anlardı. Hatta... Hatta... Hatta Lümbür’ün
dişleri... Neyse. Selçuk bekledi, Lümbür indi. Aracına binecek gibi oldu. Daha
sonra Selçuk konuşmaya fırsat bulamadan klinik binasının yanındaki manava
girdi, oradan markete. Sonra da zaten Selçuk cesaretini kaybetti, kuruyemişçiye
doğru yürümeye başladı.
Lümbür marketten birkaç ayran,
manavdan birkaç limon aldığında Selçuk kuruyemişçiye varmamıştı daha. Defalarca
“Gölgeni bile görmek istemiyoruz!” dendiği hâlde el mahkûm kahvehanenin karşı
kaldırımından yürüdü yine (N’apsın? Çalıştığı yere de dolaşarak gidemez ya).
Yürürken kaçındığı bir şey, korktuğu bir ihtimal gerçekleşti. Hacı Musa
Amca’yla göz göze geldi. Hacı Musa Amca, Selçuk’a çok uzun gibi gelen birkaç saniyenin
sonunda paçalarına doğru daralmış illüzyonu yaratan şalvarıyla kalkıp “Ulan
deyyus! Sana biz buradan geçme demedik mi?!” diye bağırarak ayağındaki
takunyayı çıkarttı. O an, sanki gökyüzüne kurulan dev hoparlörlerden yayılan
bir gürültü zamanı yavaşlatmış gibi oldu. Hacı Musa Amca ağır çekimde yola
doğru adım atıp eline aldığı takunyayla karşı kaldırımdaki Selçuk’a doğru hedef
aldı. Takunyanın hedefe tam isabetle varacağından emin olduğu anda son bir
çabayla fırlattı, takunya döndü, döndü, döndü ve Selçuk’un yanağına büyük bir
şiddetle çarptı. Selçuk yere düşerken çarpışmanın gürültüsünü duydu. (Takunyanın
değil, lacivert arabanın yaşlı adama çarpışının gürültüsü.) Bir anlık
duraksamadan sonra lacivert araç hızla hareket etti. Yaşlı adam, arabanın
çarpmasıyla savrulduğu yerden kalkmaya çabaladı. Kahve halkı ayaklandı. Bu sırada
güzide kolektif alışkanlıklardan biri devreye girdi. İş işten geçtikten sonra
bir ritüelmişçesine yüksek perde seslenişler, hakaretler ve tehditler içeren laflar
sürücünün arkasındaki boşlukta kaybolup gitti. Hacı Musa Amca’ya sözüm ona bir endişeyle
yöneldiler ve bir kez daha öleyazan Hacı Musa Amca’nın ölemeyişiyle yeniden yüz
yüze geldiler.
Başlamak üzere olan kaos, çiseleyen
bir yağmur gibi varlığını işaret etmeye başladığında Selçuk, gerisin geri
koştu, koştu, koştu... O kadar çok ve can havliyle koştu ki elindeki İzmir
biletini ayakları onu otogara getirdikten dakikalar sonra fark edebildi.
Korkusu merakına baskın geldiğinden otobüs ilçeden çıkana kadar başını bir kez
olsun dışarıya çevirmedi. Bu yüzden olan biteni hiçbir zaman bilemedi. İzmir’e
iyiden iyiye yaklaşırlarken otobüsün şoförü aniden manevra yapıp aracı ters
yöne döndürdüğünde onu cebren ve hileyle Selçuk’a götürdüklerini düşünüp
endişelendi fakat otobüs bir dakika içerisinde benzinliğe girdi. Muavin
koridorun başında durdu ve ‘beş dakkalık ihtiyaç molasını’ işaret etti. Neyse
ki, otobüsün manevra yaptığı o kısa aralıkta ödleklikten altını ıslatmadı çünkü
bunu yapsaydı korktuğu başına gelebilirdi.
Otobüs benzinlikte durunca sallana
sallana aşağı indi ve tuvalete doğru yürüdü. Çıkmadan önce aynada yüzüne baktı.
Takunyanın isabet ettiği yer hafif kesikti. Sağ tarafında dizilmiş peçetelerden
birkaç tane alıp ıslattı. Minik bir bohça şeklini almış ıslak peçeteleri sanki yüzüne
bulaşmış bir yemeği silmek ister gibi kesiğin üstünde hareket ettirdi. Hemen
pişman oldu çünkü kesik hem acımış hem de biraz açılmıştı. O sırada takunyanın
isabet ettiği yerdeki ağrının dindiğini hissetti. Şimdi sadece kesiğin acısı
vardı. Yöntem değiştirmeye karar verdi ve bu kez pansuman yapar gibi kesiğe bastırdı.
Peçetelerden müteşekkil bohça, otobüse dönerken yanağının üstünde eriyip
parçalanmaya başladı. Farkınca varınca onu bir top hâline getirdi ve toprağın
üstüne doğru gelişigüzel fırlattı. Araca binmeden önce, otobüsün arkasındaki
pompanın başında bakımsız, eski model bir araç gördü. Şoför camı açmış,
pompacıyla konuşuyordu. Duyması mümkün değildi. Otobüse binmeye yeltendi. O an,
ayağının altında rahatsız edici bir çatırtı duydu. Bir salyangozun kabuğu
çatlamıştı.
Röykskopp - The Fear