Kadir, Emin’in peşine takılıp da aslında soğuk olan ama içini insan kalabalığı ısıttığından bu kusurunu saklayabilmiş barlardan birine girdiğinde, Emin’in küfesindeki bir yük hâline geldiğini hissediyordu. Emin’in arkadaşlarından müteşekkil masada, kendileriyle birlikte beş kişi vardı. Birbirine özlem duyan dostların suratlarına yerleşen kocaman gülümsemelerin peşi sıra gelen sarılmalar ve taş çatlasın yirmi saniye süren tanışma merasiminin ardından nihayet masaya oturulabilmişti.
Kadir’e göre, haddinden fazla zaman geçirmeyi
başarabilmiş insanların, geride bıraktıkları hatırı sayılır vakitlerden
aldıkları yegâne miras, bir jargona, bir dile sahip olmalarıydı. Kadir dışında
masadaki herkes birbirini uzun zamandır tanıyordu ve bu özel dil çoktan
konuşulmaya başlanmıştı. Kadir, masada söylenen her şeyden dışlanmanın bir
seçim değil zorunluluk olduğunu biliyordu. Çünkü o bir yabancıydı, belki bir
vahşiydi. Bu dili konuşmayan başka biri. Konuşmaya başlasa ötekinin ötekisi
olacağını da biliyordu. Aslında herkes farkındaydı. O masada, Kadir’in dışındaki herkes yerini kendiliğiyle
kaplayabiliyordu. Kadir ise, Emin’in arkadaşıydı. Onun fazlalığıydı. Tabaktaki
tüm konular konuşulup tüketilene kadar sırası gelemezdi, çünkü kimse artıkçı
olmayı kabullenmezdi. Hâl böyleyken Kadir’e düşen sessizce oturmak, söylenen
her şeyi yanaklarını hafifçe acıtan bir gülümsemeyle onaylamaktı. Masada
konuşulan o özel dilin tahakkümü bitip de tabaktaki konular afiyetle
tüketildiğinde, Kadir’in sırası geldi. Onun nelerle ilgilendiğini sormayı sağ
tarafında oturan Ece akıl etti. Kadir içten içe anlatabileceği çok şey olduğunu
ve bunlarla tüm masayı doyurabileceğini düşünse de kendisine verilen ilk
fırsatta beceremedi bunu. Sağdan soldan konuştu, alışkanlık edinilen şeylerden.
Bir an vardır, insanların ne dediğinizle gerçekten hiç ama hiç ilgilenmediğini
hissettirdiği o an. Gayriihtiyari bir şekilde geçiştirdikleri zaman, bunu kendileri
de fark ederler ama dünyadaki diğer hataların aksine, mahcubiyet hissetmezler.
İşlerine gelir çünkü. O anın göbeğine düştüğünü gördü Kadir. Tuvalete inip yarı
sarhoş bir şekilde mırıldanarak işerken hissettiği utanç, kendisi ve diğer
herkes için hissettiği utançtı. Masaya dönerken insanoğlunun yalnızlığını diğer
insanların tam da karşısında hissetmesi ne tuhaf, diye düşündü. Masaya, belli
belirsiz gülümsemelere, uslu çocuk olup susmaya, kendi kendine içmeye döndü.
Masadaki kızın sevdiği adam geldiğinde ve sigara
dumanını üstüne üflememesini söylediğinde düşünecek yeni bir şey çıktı Kadir’e.
Onu bozmaya çalıştığı ve Kadir de bozulduğu için, adamın pek de güzel olmayan
suratını dağıttığını düşündü. Yuvalarını neredeyse boşaltacak kadar belerttiği gözleriyle
adamı incelemeye başladı. Onu yumruklarken parmaklarının eklemlerinden
kanadığını hayal etti. Aklından geçeni sadece Emin anladı. Anladığı için de
ilgilenmeye çalıştı Kadir’le. Kadir’i konuşturmayı denedi. Onu dizginlemek
istediği için, fikirlerini rafa fırlatıp toz haline getirerek dikkatini
dağıtmaya çalıştı. Bu kez Kadir, Ece’nin ona yaptığı gibi, gayriihtiyari
geçiştirdi Emin’i ve hiç mi hiç mahcubiyet hissetmedi.
Kadir’in sigarası, akşam gece yarısına dönerken bitti.
İsminin Demet olduğunu sonradan öğrendiği garson kızdan bir kez daha sigara
almaya utandığı için, Emin’e sigara almaya gittiğini söyleyerek masadan kalktı.
Konur Sokak’ın başından sonuna dek uzanan yokuşu inerken cebinden çıkarttı,
yarısı bile içilmemiş sigara paketini. Yakıp da içine çekerken düşündü
kendisinin yürüyen bir küfeye ne kadar benzeyebileceğini. Kadir’in dönmediği
fark edildiğinde, Güvenpark’a yağmur çiselemeye başlamıştı. Kadir, son
sigarasını yakıp Ankara ayazına yakalandığında masadakiler onun dönmeyeceğini
fark ettiler. Ece, Kadir’in sevgisiz büyüdüğüne hükmetti ve Emin, onu belli
belirsiz bir baş hareketiyle onayladı.
Guayaquil: https://www.youtube.com/watch?v=4gh0WMMa76I&ab_channel=HermanosGuti%C3%A9rrez-Topic