31 Mart 2026 Salı

LIPHTS

 Ne yaparsa yapsın burnundaki o keskin koku silinmiyordu. Ağır ve parçalı bir rüyadan uyanalı yarım saat kadar olmuştu. Liphts. Rüyasında yaşadığı dizinin ismi buydu. Rüyasının sonuna gelene kadar zihninde bir anda olup biten kurgunun ne olduğunu kavrayamamıştı. Rüyası boyunca her şey belli bir ritimde gitmişti. Sonra bir anda Recep ve Nilay yanında belirdi. Bir avlu yeri. Liphts. Kimyasallar, çok büyük kimyasallar. Onları tutan çok kilolu iki çocuk. Kimyasallar. Hepsi bir anda yere döküldüler. Bir anlık patlama korkusu ve avludan içeriye açılan kapının belli belirsiz tutukluğu. Patlama olmadı. Arkasında Recep, birkaç saniye geç kalsalar havaya uçabileceklerini söyledi. Çamaşır suyu kokusu (burnundaki keskin koku bu değildi, olamazdı). Yeşil ayakkabılarının üstüne sinen –ne idüğü belirsiz- kimyasallar. Pamuk, plastiğe döndü. Yeşil, beyaza. Nilay çok sinirlenmişti o sıra. Ellerini –sanki rükûda bekler gibi- dizlerinin üstünde kavuşturmuştu. Recep eğleniyor gibiydi, Nilay fenalaşmış gibi. Sonra o kadın, bir dizi karakteri. Liphts.

            Aslında dün başlamıştı diye düşündü Hakan. Vazgeçti sonra, beş gün önceydi. Yanlış hesapladığını fark edince de dört günde karar kıldı. Dört gün öncesine dönmek mümkün olmasa da anlatmak olası. Yine de Hakan şimdi bunu anlatmak istemiyor. Geceyi hatırlıyor. Çirkinliği, aldığı notları ve soyutlaşan güzelliği. Neydi onun adı? Adını Büşra mı koymuştu? Nerde ne zaman görülse, üstündeki siyah montu boynuna kadar çeken, yüzünde –istemsizce- çirkin mi çirkin bir ifade bulunan ve sizi gördüğünde gülümseyip izlemeye devam eden o kız. Çirkinliğinden utanan bir kız o, yüzünü hep öyle bir mahcubiyet sarar. Hakan’a gelince, zihnini böyle şeylerle meşgul ediyor çünkü yüz yüze gelmekten aciz ve korkak. Hâli böyle ama iyi bir huyu da var. Bunun farkında. Zihnini yine rüyaya odakladı. Dizi karakteri olan kadın geldi aklına. Adını hatırlamaya çalışıyor. Liphts. Yine olmadı. Kadının ismi bu değil. Bu –elbette- dizinin ismi.

            Hakan bir süre durdu. Durduğu süre boyunca katiyen düşünmedi. Sonra sanki aklının bir tuşu varmış da basınca çalışmaya başlıyormuş gibi oldu. O hayali tuşa hevesle dokundu. Rüyada neyin tamam neyin eksik olduğunu anlamaya gayret etti. Bunu yapmamasını söyledim ona ama böyle anlarda beni dinlemez. Burnundaki o keskin koku bir silinse huzur bulacakmış. Rahat etmedi ve başkaldırdı. Eksiği fark etmesi zaman aldı ama buldu nihayet. Müzik yoktu rüyasında ve ritim de bu yüzden hiç değişmedi. Rüyada, suyun altında baloncuklar çıkarmaya meyyal sesler ile kardeş lakırdılar vardı. O da bu lakırdıların kardeşi olarak konumlandırmak istedi kendini. İşi, suya yazı yazmaktı. Fakat şu kadının ismi! Ne olabilirdi? Lena olmadığına emindi.

            Recep ve Nilay’dan ses seda yoktu. Recep yine neyse de Hakan hatırlatmadan Nilay’ın Hakan’a ulaşması vaki değildi. Kadının ismini ararken çok eskiden gördüğü bir rüya zihninin üstünde bulutlandı. Buharlaştı, çiseledi aklına eski rüya. Kadın bir doktor, hastanenin bahçesini uçarcasına geçip içeriye dalmıştı. Kim olduğunu bilemediği bu kadın bir süre sonra dizlerinin üstüne çöküp kalmıştı. Herkes ağlamasını bekliyordu ama suratı birdenbire vakur bir ifade almış ve aniden ayağa kalkıp hastanenin bahçesine doğru yürümüştü. Ne var ki bu rüya, içinde yaşanan bir dizi değildi. Ağır ve parçalı da değildi üstelik. Görüntüler Hakan’ın gözünün önünden geçer gibi oldu, sonra Hakan zihninin üstüne bir şemsiye çekti. Çiseleme de öyle, ağır ağır sona erdi.

            Hakan, bir noktada rüyadaki kadının ismini hatırladı. Yine de beklediği duygusal etkiyi hissedemedi içinde. Hannah. Kadının adı Hannah’ydı ve Hakan’ın zihninin içinde oldukça komplike bir varoluşa sahip olduğu söylenebilirdi. Rüyasındaki dizinin karakteri olan Hannah (evet, rüyası kesinlikle bir diziydi), çok samimi bir benliğe sahipti. Güler yüzlüydü, sevgi dolu. Sempatikti ama iddialı değildi. Tutkuluydu ama ihtirası sevmezdi. Bunun dışında bir Hannah daha vardı. Eskilerden kalma bir eziklik, belki dışa sızmayan ama içinde filizlenen bir kompleks, sonsuz bir ihtiras ve dahası. Hangi Hannah diğerinden peyda olmuştu acaba? Bunu düşünmeye üşendi. Liphts.

            Bu noktada Hakan’ın hikâyeyi devralmak için çok çabaladığını söylemeliyim. İnanın, eti kemiği var ve işi suya yazmak olan bir adam için fazlasıyla görünür durumda. Ancak ona izin veremem çünkü bana onu emanet eden kişi zamanında “Eti senin, kemiği benim!” gibilerinden bir nutuk atmıştı. Belki de atmadı ama işime öyle geliyor ve bu hikâyeyi böyle yazıyorum. Dolayısıyla Hakan ne kadar isyan ederse etsin, olacaklara ben karar vereceğim ve o buna boyun eğecek. Yine de adil bir yaklaşımla, zaten Hakan’ın hikâyesini anlattığım için onun bu hikâyeyi devralmasına gerek kalmadığı kılıfını da uydurabilirim fakat bunlar laf-ı güzaf. Hakan, bu rüyayı kafasına çok taktı ve bir seyahate çıktı. Bunu gerçekten mi yaptı, yoksa aklının içine sığdırmaya çalıştığı görüntüler bohçasında bir süre vakit mi geçirmek istedi, inanın bilmiyorum. Yine de gerçekmiş gibi anlatacağım. Ayrıca beni ikna etti, ona bir daha aciz ve korkak demek yok. İzci sözü.

            Hakan, (kesinlikle bir dizi olan) rüyasındaki mekânı aramaya karar vermişti. Kısa süre içinde bu mekânın neresi olduğuyla ilgili çok açık bir kanaate vardı ve oraya doğru yola çıktı. Mekâna vardığında rüyasının setinin burada kurulmuş olduğuna kesinlikle emin oldu ancak inkâr edemeyeceği derecede büyük tezatların varlığı da gözünden kaçmadı. Mesela rüyasındaki avlunun kapısı içeriye doğru açılıyordu. Buradaki kapıların istisnasız hepsi dışa açılacak şekilde tasarlanmışlardı. Bunun ötesinde, bir konsept olarak avlu fikrinin, bulunduğu mekân ile hiçbir ilgisi yoktu. Evet, buranın üst katı açılıp kapanabiliyordu ama yere temas etmeyen avlunun, avlu olabileceğine inanmazdı. Her şeye rağmen içgüdüsel bir itimat ile buranın bir anlığına içine sızdığı dizi evreninin merkezi olduğundan hiç mi hiç şüphe etmedi. Sırrı çözdü, elindeki hakikat ile ne yapacağına dair fikirsiz, evine dönmek istedi.

            Yoldaydı. Dönüyordu. Yola döşenmiş küçük kare taşlar gözüne çarpıp durdu. Bazısı zeminin içine doğru göçmüş, bazısı da yer ile irtibatını neredeyse kesecek kadar yukarı çıkmıştı. Bu yüzden tam iki kere tökezledi. Tam iki. Üç değil. İçten içe karşılaşmak umuduyla Recep’in evinin önünden geçti. Hareket yoktu. Nilay’ın evini yine pas geçti. Evinin önünde bir süredir anlamsız bir satış ilanı vardı zaten. Hâlâ duruyor muydu? Niyeyse, Nilay’la bunun hakkında hiçbir şey konuştuklarını hatırlamıyordu. Recep olsa bununla da alay edecek bir şey bulurdu kesin, gerçi onunla da en son ne zaman oturmuşlardı? Aslında çok kısa süre önce ilginç bir macera yaşadıklarına ikna olabilirdi. Aklına gelmedi.

            Eve yaklaşırken çıkacağı yokuş gözünde büyüdü. Yokuşun başında eğreti bir banka oturdu. Sigara yaktı sonra. Elindeki sigara hakikat ile birlikte yanmaya meyyal, düşündü. Mekân apaçık ortadaydı ve oradaydı. Lena değildi, Hannah’ydı. Ama hangi Hannah’ydı ve hangisi hangisinden peyda olmuştu? Liphts. O rüyadan, o şeksiz şüphesiz diziden bir sahne daha hatırladı. Başı, Hannah’nın yüzüne doğru eğiliyordu. Hannah -beyaz giyinmişti- kafasını hareket ettirmek üzereyken sahne birden kesiliyordu. Sonra yeniden avluya düşüyordu. O iki kilolu, çok kilolu çocuğun elinden kayıyordu kimyasallar, sonra avlunun içeri açılan kapısı… Sigarası bitince isteksiz ayaklanıp yokuşu tırmandı. Nihayet yatağına uzandığında, o keskin koku burnunun direğini –bir kez daha- sızlatmaya başladı. Gözlerini kapatmadan önce bir süre odasının duvarlarıyla bakıştı. Rengi ne iyiydi, boyası hiç akmıyordu.

Angelo Badalamenti - Mulholland Drive Main Theme


21 Mart 2026 Cumartesi

ÇÜRÜK

Adı Selçuk. Cilvebaz kaderinin kendisine tayin ettiği doğum yeri de öyle. Selçuk. En yakın arkadaşı Samet torbacılıktan on sene yiyeceği vakit Selçuk’un yirmilik dişini çektiriyorlardı. Selçuk hâlâ hatırlıyor. Dişi gömüktü. İki sene dayanmıştı acıya. Her gün iki ağrı kesici, üstüne biraz rakı. Sızlama diner de acısı biter diye düşünmüştü. Bitmedi. Hastaneden randevu almak istedi, sırası bir türlü gelmedi. Dişçiye para vermemek için iki haftada bir ağrı kesicilere para döktü. Hiçbirinde de “Tüküreyim parasına!” deyip dişçiye gitmedi. Sonunda ağrı başına, gözüne hatta inanmazsınız dizlerine kadar indi. İşte o zaman Samet’le beraber memleketin en ucuz dişçisini aramayı akıl ettiler. İki üç saatlik bir mesainin sonunda da buldular: Zeki Lümbür. Samet adamı arayıp fiyat aldığında bu kadar ucuz olmasının sebebini adamın soyadıyla ilişkilendirdi. Keşke öyle olsaydı ama kesinlikle öyle değildi.

            Zeki Lümbür’ün kliniğine geldiklerinde meselenin adamın soyuna verilen bu garip ad ile hiçbir ilgisinin olmadığını, sebebin çok daha açık ve görünür olduğunu hemencecik anladılar. Nasıl denir? Zeki Bey, bilindik dişçilerden biraz farklıydı. Kel değildi mesela ama hakkında hem Samet hem de Selçuk “Keşke kel olsaydı!” diye düşünebilirdi. O zaman ilacının olmadığına kanaat getirir ve “Yazık,” derlerdi en azından, “başına sürememiş.” Zeki Lümbür için uygun bir meslek seçilseydi misal, kesinlikle terzilik olabilirdi. En azından söküğünü neden dikemediği anlaşılırdı. Fakat o gün, Selçuk ve Samet’in karşısına çıkıp konuşmaya başladığında ön dişlerinden bir değil, iki değil, üç değil (var mı arttıran!), tam dördünün eksik olması makul karşılanabilir olmaktan kesinlikle çok uzaktı. Zeki Bey, bu hâliyle ağzında kocaman bir tüneli saklıyor gibiydi. Ağzının ön kısmında öyle büyük bir boşluk vardı ki adamın ‘r’leri söyleyemeyecek kadar peltekleşmesi sorgulanamaz bir kanunmuş gibi kazılıyordu insanın zihnine. Selçuk, adamın ağzına her baktığında tüneli düşünmekten kendini alamıyordu. Selatin Tüneli. Şartlar ideal olsaydı bu adama dişini çektirmek şöyle dursun, en dandik muayeneyi bile olmazdı. Parasızlığın gözü kör olsun. Ağrı artık öyle bir boyuta gelmişti ki Zeki Lümbür’ün güvenilmez ellerine kendini emanet etmek ne kelime, boğazını kesseler razı olacaktı.

            Zeki Lümbür, Selçuk’u üstünkörü süzdükten sonra ağzında epeyce kesip biçmek gerektiğine kanat getirmişti. Kesmeye henüz başlamıştı ki polisler geldi. Samet’i yaka paça götürdüler sonra. Torbacılıktan. Selçuk’un Samet’in giriştiği iddia edilen bu tartışmalı işinden hiç haberi yoktu. Ona kalırsa Samet’in bu taraklarda bezi olmazdı. Gerçi öyle olsaydı bile bunun üstünde durur muydu, onu da bilmiyordu. Belki diş ağrısını kesmesi uğruna… Bu düşünce zihnine sızdığı anda kafasındaki hayali ağzın üstüne patlattı bir tane. Ağız sitemkâr bir hâl aldı, “Neyse…” dedi. Sonra da yavaş yavaş varlığını sildi. Puf etti, gitti.

            Samet’in gözaltına alınış anı için ne denebilirdi ki? Polisler ne Selçuk'a ne de işini sanki çok da iyi yapabiliyormuş gibi büyük bir özenle kesip biçmeye devam eden Lümbür’e ilişmişlerdi. Samet’i aldılar ve gittiler. Tereyağından kıl çeker gibi. Bir yanda kan tükürdüğü pet bardak, diğer yanda kliniğinde her gün biri gözaltına alınıyormuşçasına umursamaz, dişinin çevresinde işi pişiren Lümbür. Hasta koltuğunda Selçuklu Selçuk, nezarethanede Torbalılı torbacı, ağzının içinde dişsiz dişçi.

            Lümbür, Selçuk’un ağzında kötü iş çıkarmadı ama elbette gözüktüğü kadar özenli değildi. Pek merhametli bir yaklaşım gösterdiği de söylenemezdi. Dürüst olmak gerekirse vahşiydi. Kesti, biçti. İkna olmadı sonra yeniden kesti, tam o kısımda tekrar biçip biçmediği hâlâ bir soru işareti olma özelliğini koruyor. Sonuçta Selçuk acı çekti ama birkaç hafta içinde ağrısı dindi. Yemek yerken ağzının o kısmını kullanmaktan çekinmesine gerek kalmadı, gece uykuları da bölünmedi. En azından dişi sebebiyle. Samet’e gelecek olursak, birkaç gün nezarethane, sonra hızlı bir mahkeme, sonrası tutuklama, cezaevi. Mahkemesi birkaç ay içinde tamamlandı. Hükmü verildi, itirazları pek dinlenmedi. Selçuk, Samet’i ziyarete gittiğinde (ki prosedürler yüzünden süreç uzadıkça uzamıştı) Samet onu dahi ikna edemedi. İkna etmeye çalıştı mı, o bile şüpheli aslında. Selçuk, Samet’in torbacı olup olmamasından ziyade –böyle bir şey varsa- ondan neden sakladığı üstüne düşünüyordu o sıralar. Samet’e sitem ederek bunu anlatmaya çalıştı. Samet pek anlamadı. Selçuk da üstelemedi sonra. Parası yoktu, temiz don da. Sessiz bir helalleşme oldu. Sözsüz, duygusuz, donuk ve tutuk.

            Lümbür’ün muhtemel sadist zevklerinin bir parçası olduktan ve -en azından kendisinin o güne kadar sandığı kadarıyla- en yakın arkadaşını kader mahkûmu olarak uğurladıktan sonra bir buçuk sene avare gezdi. Ufak tefek işlerin peşinde koştu. Bulaşıkçılık yaptı, komilik, garsonluk... Fena sayılmazdı aslında. Uyanık değildi ama atikti. Güler yüzlü olmayı beceremiyordu ama hafif bir gülümsemeyle işi kotarmaya çabalıyordu. Başarıyordu da. Malum güne kadar… Çarşamba günüydü, ertesi gün izinliydi. Mesainin sonuna doğru daldı. Gözleri boş boş bir yere kilitlendi. Sonra bağırma ile böğürme arasında bir sesin mekânın tavanına doğru yayıldığını ve en çok da kendisine süzüldüğünü ani bir gürültü ile anlamak zorunda kaldı: “Ne bakıyon lan hatuna!”

            Oraya bakmamıştı ki aslında! Fakat kime, neyi, nasıl anlatıyorsun? Bi’ kere, karşındaki adam seni dinlemek ister mi? Hadi istese, ‘o an’ dinlemeye niyetli mi? Ezilmeye zaten meyyalsin, adam da ezmeye bir o kadar istekli. Bu fırsatı hiç affeder mi? Yine de... Yine de çok dövmedi Selçuk’u. Daha meseleye uyanamadan iki tokat yemişti zaten, yere kapaklanınca da kıçına doğru gelişine bir tekme, bitti gitti. Adam şovunu yaptı. İşyeri de Selçuk’u bir güzel paketledi. Zaten eleman fazlası vardı, yer arıyorlardı atmak için. Selçuk garibim, ezilmeye niyetli değildi fakat ne yaparsın, onlar ezdi. Selçuk ezildi.

            Selçuk, kovulduktan bir ay sonra Samet’i ziyaret etmeye karar verdi. Aslında hiç niyeti yoktu ama boşluğa düşmüştü. Belki hayata dair bir farklılık, Samet’e dair bir gelişme iyi gelir diye düşündü. Öyle koyuldu yola (Prosedürün zaman kaybettirdiğini artık biliyorsunuz. Ben de Selçuk ile beraber öğrendim). Samet’i görünce şaşırdı çünkü daha çok yıpranmasını bekliyordu. Belki içindeki kırgınlıktan -kindarlığını hiçbir zaman yenememişti- belki cezaevinin daha yıpratıcı olmasını beklediğinden, gözüne epey genç gelmişti. Birkaç aya açık cezaevine geçmeyi beklediğini söyledi. Biraz para istedi, Selçuk vermedi. Yine donuk, yine soğuk, yine tatsız bir ziyaretti. Ya Samet’e yabancılaşmıştı ya kendine. Fakat umursayamadı. İçinden gelmiyordu. Ne yapsındı? Hissetmediği bir üzüntünün, kalbine yersiz gelen bir hüznün sadece laf olsun diye parçası mı olsundu?  Olmadı. Samet’i cezaevinde bir kez daha ziyaret etmemeye karar verdi. Onun da ömrü vefa etmedi zaten. Birkaç hafta sonra Samet’i şişlediler içerde. Açık cezaevi yalan oldu, Samet mevta. Kimsesizler mezarlığına gömdüler sonra onu. Ait olduğu yere.

            Tüm olan bitenden sonra iş aramaktan, hayat gailesi peşine düşmekten vazgeçer gibi oldu. İlçedeki en yakın kahvehaneye gidip zaman öldürmeye başladı. Ne var ki bu duruma biçilen ömür de işçilik kariyerinin boyunu aşamadı. O dönemde kahvehanenin demirbaşlarından Hacı Musa Amca’nın dili boğazına kaçtı, Selçuk çekip çıkardı dilini, ölmeye dünden niyetli adam sağ kaldı. Belki bu niyeti bilmeyip de görmezden geldiğinden belki de sadece Hacı Musa Amca öyle istediğinden bir hafta olmadan oradan da kovdular Selçuk’u. Hacı Musa Amca yaptı konuşmayı, “Şimdi,” dedi, “evladım sende uğursuzluk var. Canımdan edecektin beni, var git yoluna, gelme daha buraya.”

            O gün, kahvehaneden kapı dışarı edildikten sonra, hemen eve gitmişti Selçuk. Çıkmayı düşünmüyordu ama bu kez ev sahibi geldi. Oraya da sığdıramadılar onu. Selçuk kahvehaneye, dişleri ağzına, bedeni evine, varlığı bir arkadaşa sığamadı. Kafası çalışmadı, eli ayağı çalıştığında dövdüler. Hayat kurtarmak kâr etmedi, diş çektirmek, işe girmek, Samet’i silmek, onu mezarlıkta ziyaret etmemek… İzmir’e gitti sonra, o kimsesizler mezarlığına. Bulamadı Samet’in mezarını. Mezarının üstünde isminin yazdığı bile şüpheli kaldı.

            Memlekete döndükten sonra (Selçuk’un Selçuk’ta yaşadığı artık aşikâr) bir kuruyemişçide işe girdi. Yalvar yakar. Günde on sekiz saat çalışıp asgari ücretin yarısından biraz daha az kazanıyordu. Kuruyemişçinin sahibi Esat Bey, bu şartlar altında dükkânın altındaki kilerde yatıp kalkmasına izin veriyordu. Selçuk, ekonomi 101 bilmediğinden değil (ki ekonomiyi de hiç bilmiyordu o ayrı) başka bir şansı olmadığı için mecbur kabul etti bu işi. Zaman geçtikçe Esat Bey merhamete geldi de haftada yarım gün izin yapmasına müsaade etti. Böylece, perşembeleri on saat çalıştı Selçuk. Kendine vakit ayırabildi. Dur durak bilmeden çalışmaktan vakit kaldığında bir iki bira hüpletti, biraz da yürüyüş yapmayı kendine reva bildi. Çiğ köfte dışında besin girmeyen karnı için bira, sağlıklı bile sayılabilirdi.

            Selçuk’un kuruyemişçideki kariyeri rutini yeteri kadar bilen herkes için çok açıktı. Her sabah kilerden satılacak ürünleri çıkarır ve dükkânı açmaya hazırlanırdı. Esat Bey dükkân açılmadan on beş yirmi dakika önce gelir ortalığı kolaçan ederdi. Sonra cam tezgâhın arkasına geçip gelen gidenle hoşbeş eder, pazarlık yapar ve vakit buldukça Selçuk’a direktifler yağdırarak patron olmanın görünmez zevkini çıkarırdı. Bazı sabahlar tarihi geçmiş kutuları, böceklenmiş çikolataları, çürümeye yüz tutmuş elma şekerlerini de tezgâha çıkarırdı Selçuk. Kutular yukarıya çıktığında Esat Bey şöyle bir bakar, kakalayabileceğine hükmettiği ürünleri tezgâha yerleştirir diğerlerini de Selçuk’a doğru fırlatıp “Bu mallar satılır mı, velinimetimize karşı hiç mi saygın yok!” gibisinden laflarla içini rahatlatırdı. Selçuk zaman zaman kafasına, zaman zaman ayağının dibine zaman zaman da avucunun tam içine isabet eden kutuları alıp kilere indirirdi. Benzer bir merasimin yaşandığı alelade sabahlardan birinde, Esat Bey’in göz kararı denetiminden geçemeyen ürünlerden biri artık rengi sarıya dönmeye yüz tutmuş olan bir pamuk şekerdi. Esat Bey pamuk şekeri Selçuk’a fırlattığında şekerin tahta sapı koluna isabet etti. Canı yandı. Sonra kolu biraz kızardı. Selçuk eğer tetanozun ne olduğunu bilseydi endişe edebilirdi ama aklının ucundan bile geçmedi. Bu yüzden de yapmaması gereken bir şeyi yaptı. Pamuk şekerden kocaman bir ısırık aldı. Isırdığı gibi Lümbür’ün kesip biçtiği yerde (epey bir zaman sonra), korkunç bir sızlama başladı. Sızıyı unutmak için ne kadar çabalarsa çabalasın dili o dayanılmaz acının geldiği yere doğru hareket ediyor, sessiz bir odadan su damlatan bir musluğun verdiği rahatsızlığa benzer şekilde acının sinirlerine yaptığı baskı beyninin içinde çınlıyordu. Lümbür’ün yolunu yine ve isteksizce işte böyle tuttu.

            Kliniğe girdiğinde, Zeki Lümbür’ün önceki hastasının kanıyla lekelenen aletleri yarı parlak bir bezle sildiğini gördü. Lümbür, Selçuk’a tartarcasına baktı ve gözüyle hasta koltuğunu işaret etti. Selçuk koltuğa uzandı. Lümbür, ağzını açması için Selçuk’a ‘Aaaa yapmasını’ işaret etti. Yoksun olduğu dişlerin bıraktığı boşluk, Selçuk’un aklına yine Selatin Tüneli’ni getirdi. Ağzındaki durum Lümbür’ün kesip biçme iştahını kabartmamış olacak ki Lümbür başını yukarıya doğru kaldırıp “Bi bok olmath, o tharatla yeme.” diyerek masasına doğru yöneldi. O sırada deri ceketli, dağınık saçlı, esmerce bir çocuk içeriye girdi. “Zeki abi, getirdim,” dedi. Selçuk en azından ağrısını kesecek bir iğne yapmasını ister gibi oldu. Lümbür, sanki hastası doktorundan makul bir talepte bulunmuyor da sokaktaki bir dilenci kendisinden para istiyormuş gibi karşılık verdi: “Theninle mi uğrat’tham, thiktir git! Thonra da gelme!” Selçuk her zamankisinden daha fazla ezik olmamak üzere yavaşça kalktı, kapıya doğru giderken Lümbür bir daha konuştu: “Thamet tıktı mı? Görürthen thelam thöyle. Abithine uğrathın!” Hadi yaylan thimdi!”

            Selçuk klinikten çıktığında ağzının içindeki ağrı –vites düşürmüş şekilde de olsa- devam ediyordu. Zeki Lümbür’ün, dişsiz dişçinin, ne demek istediğini anlayamamıştı. Hayır, dişsizliğinin ona verdiği tarifsiz konuşma tarzından dolayı değil, söyledikleri karmaşık olduğu için de değil. Selçuk biraz aptal olduğu için. Kliniğin olduğu binanın kapısında birkaç saat bekledi. Yine hayır, Lümbür’ün söyledikleri hakkında konuşmak için değil. Bu kez gerçekten bir dilenci gibi ağrısının kesilmesi adına yalvarmak için... Aksi olsaydı Samet’in gerçekten torbacı olduğuna karar verebilirdi, belki Lümbür’e nasıl gittiklerini de anlardı. Hatta... Hatta... Hatta Lümbür’ün dişleri... Neyse. Selçuk bekledi, Lümbür indi. Aracına binecek gibi oldu. Daha sonra Selçuk konuşmaya fırsat bulamadan klinik binasının yanındaki manava girdi, oradan markete. Sonra da zaten Selçuk cesaretini kaybetti, kuruyemişçiye doğru yürümeye başladı.

            Lümbür marketten birkaç ayran, manavdan birkaç limon aldığında Selçuk kuruyemişçiye varmamıştı daha. Defalarca “Gölgeni bile görmek istemiyoruz!” dendiği hâlde el mahkûm kahvehanenin karşı kaldırımından yürüdü yine (N’apsın? Çalıştığı yere de dolaşarak gidemez ya). Yürürken kaçındığı bir şey, korktuğu bir ihtimal gerçekleşti. Hacı Musa Amca’yla göz göze geldi. Hacı Musa Amca, Selçuk’a çok uzun gibi gelen birkaç saniyenin sonunda paçalarına doğru daralmış illüzyonu yaratan şalvarıyla kalkıp “Ulan deyyus! Sana biz buradan geçme demedik mi?!” diye bağırarak ayağındaki takunyayı çıkarttı. O an, sanki gökyüzüne kurulan dev hoparlörlerden yayılan bir gürültü zamanı yavaşlatmış gibi oldu. Hacı Musa Amca ağır çekimde yola doğru adım atıp eline aldığı takunyayla karşı kaldırımdaki Selçuk’a doğru hedef aldı. Takunyanın hedefe tam isabetle varacağından emin olduğu anda son bir çabayla fırlattı, takunya döndü, döndü, döndü ve Selçuk’un yanağına büyük bir şiddetle çarptı. Selçuk yere düşerken çarpışmanın gürültüsünü duydu. (Takunyanın değil, lacivert arabanın yaşlı adama çarpışının gürültüsü.) Bir anlık duraksamadan sonra lacivert araç hızla hareket etti. Yaşlı adam, arabanın çarpmasıyla savrulduğu yerden kalkmaya çabaladı. Kahve halkı ayaklandı. Bu sırada güzide kolektif alışkanlıklardan biri devreye girdi. İş işten geçtikten sonra bir ritüelmişçesine yüksek perde seslenişler, hakaretler ve tehditler içeren laflar sürücünün arkasındaki boşlukta kaybolup gitti. Hacı Musa Amca’ya sözüm ona bir endişeyle yöneldiler ve bir kez daha öleyazan Hacı Musa Amca’nın ölemeyişiyle yeniden yüz yüze geldiler.

            Başlamak üzere olan kaos, çiseleyen bir yağmur gibi varlığını işaret etmeye başladığında Selçuk, gerisin geri koştu, koştu, koştu... O kadar çok ve can havliyle koştu ki elindeki İzmir biletini ayakları onu otogara getirdikten dakikalar sonra fark edebildi. Korkusu merakına baskın geldiğinden otobüs ilçeden çıkana kadar başını bir kez olsun dışarıya çevirmedi. Bu yüzden olan biteni hiçbir zaman bilemedi. İzmir’e iyiden iyiye yaklaşırlarken otobüsün şoförü aniden manevra yapıp aracı ters yöne döndürdüğünde onu cebren ve hileyle Selçuk’a götürdüklerini düşünüp endişelendi fakat otobüs bir dakika içerisinde benzinliğe girdi. Muavin koridorun başında durdu ve ‘beş dakkalık ihtiyaç molasını’ işaret etti. Neyse ki, otobüsün manevra yaptığı o kısa aralıkta ödleklikten altını ıslatmadı çünkü bunu yapsaydı korktuğu başına gelebilirdi.

            Otobüs benzinlikte durunca sallana sallana aşağı indi ve tuvalete doğru yürüdü. Çıkmadan önce aynada yüzüne baktı. Takunyanın isabet ettiği yer hafif kesikti. Sağ tarafında dizilmiş peçetelerden birkaç tane alıp ıslattı. Minik bir bohça şeklini almış ıslak peçeteleri sanki yüzüne bulaşmış bir yemeği silmek ister gibi kesiğin üstünde hareket ettirdi. Hemen pişman oldu çünkü kesik hem acımış hem de biraz açılmıştı. O sırada takunyanın isabet ettiği yerdeki ağrının dindiğini hissetti. Şimdi sadece kesiğin acısı vardı. Yöntem değiştirmeye karar verdi ve bu kez pansuman yapar gibi kesiğe bastırdı. Peçetelerden müteşekkil bohça, otobüse dönerken yanağının üstünde eriyip parçalanmaya başladı. Farkınca varınca onu bir top hâline getirdi ve toprağın üstüne doğru gelişigüzel fırlattı. Araca binmeden önce, otobüsün arkasındaki pompanın başında bakımsız, eski model bir araç gördü. Şoför camı açmış, pompacıyla konuşuyordu. Duyması mümkün değildi. Otobüse binmeye yeltendi. O an, ayağının altında rahatsız edici bir çatırtı duydu. Bir salyangozun kabuğu çatlamıştı.

Röykskopp - The Fear

10 Mart 2026 Salı

YAZILMAMIŞ ÖYKÜNÜN HİKÂYESİ: SARKUŞ YA DA HÜRKUŞ

O hikâyeyle derdi ne idiyse içtiği her kadehi, söylediği her sözü oraya bağlamaktan hiç vazgeçmezdi. Ben de ona farklı fikirler vermekten hiç caymadım. Diyebilirim ki her buluşmamızda yeni öneriler sundum. Bir noktada, kendi hevesimin neden kaçmadığını sorguladım ama hep aynı istekle onu şevklendirmeye çabaladım. İlginçtir, konu ne zaman açılsa –tahmin edilebileceği üzere bu çok sık olurdu- öncekinden daha şevkli bir hâle gelirdi. Sonlara doğru, hikâyeye dair hevesi o kadar güçlenmişti ki gözlerindeki parıltıya dikkatle bakılsa öyküyü orada okuyup öğrenmek mümkün olacaktı. Sonunda öyle oldu zaten. Gözlerini uzun uzun inceledim. Bir ayna karşısındaydı. İşte o gün bir şeyler dökülüverdi ortaya. Oracıkta.
 
Sarkuş tam da şu an kırmızı ışıkta bekliyor.
 
Onunla birkaç farklı ülkede, birkaç gece geçirebilenler oldu. Sanırım, o hikâyeye kafayı takmamıştı daha. Biliyo’ musun? İnsan bi’ hikâyeye, bi’ aşka, ne bileyim işte bi’ şeylere takıldığı zaman, takıldığı şeyin kendisine benzemeye başlar. Saplantısı ne ise artık sonunda da o olup çıkar. Bu salak çocuk, o eşikteydi işte. Bir zamanlar âşık oluşunu hikâyeleştirmek istiyordu galiba (çok da lazım ya). Bence bunu tam olarak yapamadı ama şüphesiz âşık oldu hikâyesine.
 
Sarkuş şimdi de evine doğru kararlılıkla ilerliyor.
 
Çocuğun bir hikâyesi olduğunu öğrendiniz artık. Kafamıza esti, bi’ isim de verelim mi ona? Diyelim ki İlker. Yok durun. Çocuğun erkek olduğunu nereden çıkardınız? Kız değil de çocuk dedim diye mi? Haspinallah ya! Baştan alalım. Çocuğun bir hikâyesi olduğunu öğrendiniz artık. Kafamıza esti, bi’ isim de verelim mi ona? Diyelim ki Deniz veya Doğa, hangisini tercih ederseniz, o olsun. Benim için fark etmez. Çocuk aslında bu kadar takıntılı değildi. Hatta umursamaz bile sayılabilirdi. Takıntı meselesi de hikâyeyi yazma fikriyle birlikte başlamadı aslında. Düşününce, hikâyeyi yaşadığı anda böyle bir takıntıya bulaştığına inanmak da mümkün ancak bu öykünün yazarı benim ve sizi temin ederim, öyle değil. Öyle değil çünkü hikâyesini hakiki anlamda yaşayamadı, tamamlanmadı bir şekilde. Sonra yazmaya çalıştı. Yazdı da bi’ şeyler. Tamamladı hatta. Olmadı yine de. Tutturdu. “Böyle olmaz,” dedi. “Prequel yazmak lazım.” Hikâyenin öncesini anlatacakmış. Manifesto da hazırla istersen.
 
Sarkuş az önce bir ambulansa yol verdi.
 
Şimdi düşündüğümde diyorum ki çocuğa haksızlık etmemek lazım. İyi işler yaptı aslında. Belki bugün sadece yaşayan bir canlıdan ibaret ama kafasının içini yeterince doldurdu. Doğa’yı yeterince tanımadan sempati besleyebilmek, daha doğrusu antipati hissetmemek çok zordu. Tanıyınca da hayatına girdiği insanların bir parçası olmayı ilginç şekillerde başarabiliyordu fakat ne yalan söyleyeyim, onda ne bulduklarını bazen hiç anlayamıyordum. İzninizle. Şimdi biraz geri çekilmek istiyorum çünkü bu öykü, Deniz’in tamamlanmamış hikâyesini anlatmalı. Görevi bu.
 
Sarkuş -evinin yakınlarında- bir köpeği seviyor.
 
Deniz, âşık olduğuna Galata’da hükmetti ilk. O gece, Saltuk’a anlattı bu hissini. Kendisine hızlı hızlı bir şeyler anlatırken onu izlemenin hazzından bahsetti. Kendini ona yakıştıramayışından, belki hayatının sonuna kadar dışında gizli, içinde saklı tuttuğu layık olamama sendromundan yakındı. Saltuk da dahil olmak üzere çevresindekiler bir trajedi bağımlısı olduğunu söylediler Doğa’ya. Pek iyi anlaşılamasa da bu yakıştırma düşünüldüğü kadar rahatsız etmedi onu. Biraz heyecanlı, biraz dediğim dedik, biraz da inatçıydı ama ne olduğuyla yüzleşmek konusunda hiç fena değildi. Kendini iyi tanıdığından olsa gerek, bildiğini okudu.
 
Sarkuş evine girdi.
 
Kendisini, Yusuf’un kuyuya düşme hikâyesiyle eşleştirdi. Sonra âşık olduğu kişiye simgesel bir isim koydu. Bir daha adını söylemedi. Bu ismin Firdevs olduğunu söyleyenler oldu, Güneş olduğunu iddia edenler, asıl ismin bunlardan biri olmadığını söyleyip metaforik ismin Firdevs/Güneş olduğunda diretenler… Artık gerçeğin bir önemi yok. Çünkü Deniz zihninin kemendine bile isteye yakalandı. Gerçek, bugün sadece yaşamaktan ibaret olan bu garip çocuğun inandığından fazlası değil. O da bir Poprişçin oldu şimdi. Pişman olmadığı açık fakat kendisinden geriye ne kaldığı meçhul.
 
Sarkuş -artık evinde- gizli gizli Hürkuş’u düşünüyor.
 
Galata’daki akşamdan sonra Doğa’nın kabuk değiştirdiğini söyleyebilirim. Önce aşkından uzaklaştı. Sonra da bütünüyle aşktan sanırım. Başlarda bunun ilginç bir etkisi oldu. Belki hiç olmadığı kadar hayata karıştı. O kadar inandırıcıydı ki âşık olmanın ve o aşktan kaçmanın insanın içinde güçlü bir yaşama sevinci uyandırdığına gerçekten ikna olabilirdiniz. Hayata karışıp da edindiğine inandığı bütün kazanımları içine kapanacağı zamanlar için biriktirdiğini şu an öğrenmemiş olsaydınız, inanın bana, buna ikna olmak çok kolay olurdu. Doğa gerçekten de içine kapandı ama bu herkeste olduğu gibi rücu etmedi onda. Nasıl denir, tuhaf bi’ çocuktu, ilginç bi’ model. Çok konuşkan bir çocuktu. Malum akşamdan sonra daha da konuşkan oldu. Konuştu konuşmasına ama, eskiden beş şey konuşuyorsa üç şey konuşmaya başladı. Sonra iki, sonra bir...
 
Sarkuş sonunda itiraf edebildi. O da Hürkuş olmak istiyor.
 
Hikâyesinden ne zaman söz açılsa, bir yaradan bahsederdi. Bir yara metaforundan. Yusuf kuyusuna düşmeden önce hevesli hevesli bir şey anlatacakmış ona Firdevs ya da Güneş ya da her neyse. Bunu yaparken Deniz’e ait bir yarayı elinde tutup sallayacakmış. Akciğer, böbrek, dalak gibi düşünmüştü yarayı. Yara, sanki insanın içinde somut bir organmış gibi. Çok başladı o öyküye, hiç bitmedi. Bitmedikçe yeni fikirler düşündü. Söylemiştim size. Ben de yardımcı oldum ona. Olmaz olaydım. Olmaz olsaydım. Bir noktada hayatının tümü o hikâye olmuştu, sonra hikâyesinin içine o kadar daldı ki yazmak bir yana dursun, baktığı yerde hikâyesini görür oldu. Boş bir meydana bakardı misal, orada Firdevs’i, Güneş’i, oturdukları cam masayı, uzun parmakların arasından sallanan yarayı anlatırdı. Başlarda bunu bir tür metot oyunculuğu gibi düşündük Saltuk’la beraber. Sonra hep bir yere baktı, hep hikâyeyi anlattı. Doğa’dan geriye işte böyle, sadece nefes almak kaldı. Bunun delilik değil, itikat olduğunu şimdilerde anladık. Saltuk’a söylemiş. Saltuk geçenlerde gitmişti Doğa’nın yanına. Galiba bu noktada, ona zaman zaman Deniz zaman zaman Doğa dememi anlayışla karşılar duruma gelmişsinizdir diye düşünüyorum. Hikâyenin başından beri söz ettiğim gibi, zaten geriye ne Deniz kaldı ne de Doğa. Mazur görün, devam edelim.
 
Sarkuş evden çıktı. Hürkuş olmaya gidiyor.
 
Saltuk, demiştim. Geçenlerde gitmişti Doğa’nın yanına. Doğa evinin penceresinden dışarıya bakıyormuş. Evinin penceresi dediğime bakmayın. Görüp görebileceği siyam ikizi gibi birbirine yapışık, simetrik iki bina. Sanki bir manzaraya bakar gibi sayıklamış yine. “Firdevs, Firdevs,” diye. Sonuna da eklemiş hemen. “Yara, yara. Elinde. Yara.” Çoğumuzun başına gelmiştir, sevdiğimiz insanlar harap olunca içinde bulunduğumuz durumun gerçekliği bünyemize fazla gelir bazen. Saltuk için de öyle bir an olmuş galiba. “Neden inanmıyorsun, Firdevs falan yok ortada, karşındaki sadece bir bina!” diye yakınmış Deniz’e. İstifini bozmamış hiç bizimki. “Firdevs’in orada olmadığına inanmıyor değilim Saltuk,” demiş, “Ben artık burada olduğuma inanmıyorum. Burada olduğumu biliyorum, ama inanmıyorum.”
 
Sarkuş, Hürkuş oldu.
 
Bu garip ve gerçekten çok sevdiğim çocuğun öyküsünü o zaman kavradık. Delirmemişti. Belki çılgındı ama henüz çıldırmamıştı. Layık olamama sendromundan olsa gerek, ya da siz öyle söylemek isterseniz trajedi bağımlılığından, o hikâyeyi yazamamış değil, yazmamıştı. İbadet eder gibi inanmayı seçmişti. Bildiği hâlde inanmayı. Saltuk beni arayıp olan biteni anlattı. Sonra bir fotoğraf yolladılar ayna karşısında. Gözlerine epeyce bir baktım Doğa’nın, Deniz’in, hatta belki de kesinlikle bir delinin iddia ettiği yeni adıyla Efrahim’in. Elimde olmadan müstehzi gülümsedim. Pencereden dışarı baktım. Kırlangıçlar göç ediyorlardı.
 
Hürkuş evde.
Kafesinden çıkıp birkaç dakika uçabiliyor.
Sahipleri izin verdiğinde.
 Resa Saffa Park - Heavy
Bkz. Efrahim'in Cezası