31 Mart 2026 Salı

LIPHTS

 Ne yaparsa yapsın burnundaki o keskin koku silinmiyordu. Ağır ve parçalı bir rüyadan uyanalı yarım saat kadar olmuştu. Liphts. Rüyasında yaşadığı dizinin ismi buydu. Rüyasının sonuna gelene kadar zihninde bir anda olup biten kurgunun ne olduğunu kavrayamamıştı. Rüyası boyunca her şey belli bir ritimde gitmişti. Sonra bir anda Recep ve Nilay yanında belirdi. Bir avlu yeri. Liphts. Kimyasallar, çok büyük kimyasallar. Onları tutan çok kilolu iki çocuk. Kimyasallar. Hepsi bir anda yere döküldüler. Bir anlık patlama korkusu ve avludan içeriye açılan kapının belli belirsiz tutukluğu. Patlama olmadı. Arkasında Recep, birkaç saniye geç kalsalar havaya uçabileceklerini söyledi. Çamaşır suyu kokusu (burnundaki keskin koku bu değildi, olamazdı). Yeşil ayakkabılarının üstüne sinen –ne idüğü belirsiz- kimyasallar. Pamuk, plastiğe döndü. Yeşil, beyaza. Nilay çok sinirlenmişti o sıra. Ellerini –sanki rükûda bekler gibi- dizlerinin üstünde kavuşturmuştu. Recep eğleniyor gibiydi, Nilay fenalaşmış gibi. Sonra o kadın, bir dizi karakteri. Liphts.

            Aslında dün başlamıştı diye düşündü Hakan. Vazgeçti sonra, beş gün önceydi. Yanlış hesapladığını fark edince de dört günde karar kıldı. Dört gün öncesine dönmek mümkün olmasa da anlatmak olası. Yine de Hakan şimdi bunu anlatmak istemiyor. Geceyi hatırlıyor. Çirkinliği, aldığı notları ve soyutlaşan güzelliği. Neydi onun adı? Adını Büşra mı koymuştu? Nerde ne zaman görülse, üstündeki siyah montu boynuna kadar çeken, yüzünde –istemsizce- çirkin mi çirkin bir ifade bulunan ve sizi gördüğünde gülümseyip izlemeye devam eden o kız. Çirkinliğinden utanan bir kız o, yüzünü hep öyle bir mahcubiyet sarar. Hakan’a gelince, zihnini böyle şeylerle meşgul ediyor çünkü yüz yüze gelmekten aciz ve korkak. Hâli böyle ama iyi bir huyu da var. Bunun farkında. Zihnini yine rüyaya odakladı. Dizi karakteri olan kadın geldi aklına. Adını hatırlamaya çalışıyor. Liphts. Yine olmadı. Kadının ismi bu değil. Bu –elbette- dizinin ismi.

            Hakan bir süre durdu. Durduğu süre boyunca katiyen düşünmedi. Sonra sanki aklının bir tuşu varmış da basınca çalışmaya başlıyormuş gibi oldu. O hayali tuşa hevesle dokundu. Rüyada neyin tamam neyin eksik olduğunu anlamaya gayret etti. Bunu yapmamasını söyledim ona ama böyle anlarda beni dinlemez. Burnundaki o keskin koku bir silinse huzur bulacakmış. Rahat etmedi ve başkaldırdı. Eksiği fark etmesi zaman aldı ama buldu nihayet. Müzik yoktu rüyasında ve ritim de bu yüzden hiç değişmedi. Rüyada, suyun altında baloncuklar çıkarmaya meyyal sesler ile kardeş lakırdılar vardı. O da bu lakırdıların kardeşi olarak konumlandırmak istedi kendini. İşi, suya yazı yazmaktı. Fakat şu kadının ismi! Ne olabilirdi? Lena olmadığına emindi.

            Recep ve Nilay’dan ses seda yoktu. Recep yine neyse de Hakan hatırlatmadan Nilay’ın Hakan’a ulaşması vaki değildi. Kadının ismini ararken çok eskiden gördüğü bir rüya zihninin üstünde bulutlandı. Buharlaştı, çiseledi aklına eski rüya. Kadın bir doktor, hastanenin bahçesini uçarcasına geçip içeriye dalmıştı. Kim olduğunu bilemediği bu kadın bir süre sonra dizlerinin üstüne çöküp kalmıştı. Herkes ağlamasını bekliyordu ama suratı birdenbire vakur bir ifade almış ve aniden ayağa kalkıp hastanenin bahçesine doğru yürümüştü. Ne var ki bu rüya, içinde yaşanan bir dizi değildi. Ağır ve parçalı da değildi üstelik. Görüntüler Hakan’ın gözünün önünden geçer gibi oldu, sonra Hakan zihninin üstüne bir şemsiye çekti. Çiseleme de öyle, ağır ağır sona erdi.

            Hakan, bir noktada rüyadaki kadının ismini hatırladı. Yine de beklediği duygusal etkiyi hissedemedi içinde. Hannah. Kadının adı Hannah’ydı ve Hakan’ın zihninin içinde oldukça komplike bir varoluşa sahip olduğu söylenebilirdi. Rüyasındaki dizinin karakteri olan Hannah (evet, rüyası kesinlikle bir diziydi), çok samimi bir benliğe sahipti. Güler yüzlüydü, sevgi dolu. Sempatikti ama iddialı değildi. Tutkuluydu ama ihtirası sevmezdi. Bunun dışında bir Hannah daha vardı. Eskilerden kalma bir eziklik, belki dışa sızmayan ama içinde filizlenen bir kompleks, sonsuz bir ihtiras ve dahası. Hangi Hannah diğerinden peyda olmuştu acaba? Bunu düşünmeye üşendi. Liphts.

            Bu noktada Hakan’ın hikâyeyi devralmak için çok çabaladığını söylemeliyim. İnanın, eti kemiği var ve işi suya yazmak olan bir adam için fazlasıyla görünür durumda. Ancak ona izin veremem çünkü bana onu emanet eden kişi zamanında “Eti senin, kemiği benim!” gibilerinden bir nutuk atmıştı. Belki de atmadı ama işime öyle geliyor ve bu hikâyeyi böyle yazıyorum. Dolayısıyla Hakan ne kadar isyan ederse etsin, olacaklara ben karar vereceğim ve o buna boyun eğecek. Yine de adil bir yaklaşımla, zaten Hakan’ın hikâyesini anlattığım için onun bu hikâyeyi devralmasına gerek kalmadığı kılıfını da uydurabilirim fakat bunlar laf-ı güzaf. Hakan, bu rüyayı kafasına çok taktı ve bir seyahate çıktı. Bunu gerçekten mi yaptı, yoksa aklının içine sığdırmaya çalıştığı görüntüler bohçasında bir süre vakit mi geçirmek istedi, inanın bilmiyorum. Yine de gerçekmiş gibi anlatacağım. Ayrıca beni ikna etti, ona bir daha aciz ve korkak demek yok. İzci sözü.

            Hakan, (kesinlikle bir dizi olan) rüyasındaki mekânı aramaya karar vermişti. Kısa süre içinde bu mekânın neresi olduğuyla ilgili çok açık bir kanaate vardı ve oraya doğru yola çıktı. Mekâna vardığında rüyasının setinin burada kurulmuş olduğuna kesinlikle emin oldu ancak inkâr edemeyeceği derecede büyük tezatların varlığı da gözünden kaçmadı. Mesela rüyasındaki avlunun kapısı içeriye doğru açılıyordu. Buradaki kapıların istisnasız hepsi dışa açılacak şekilde tasarlanmışlardı. Bunun ötesinde, bir konsept olarak avlu fikrinin, bulunduğu mekân ile hiçbir ilgisi yoktu. Evet, buranın üst katı açılıp kapanabiliyordu ama yere temas etmeyen avlunun, avlu olabileceğine inanmazdı. Her şeye rağmen içgüdüsel bir itimat ile buranın bir anlığına içine sızdığı dizi evreninin merkezi olduğundan hiç mi hiç şüphe etmedi. Sırrı çözdü, elindeki hakikat ile ne yapacağına dair fikirsiz, evine dönmek istedi.

            Yoldaydı. Dönüyordu. Yola döşenmiş küçük kare taşlar gözüne çarpıp durdu. Bazısı zeminin içine doğru göçmüş, bazısı da yer ile irtibatını neredeyse kesecek kadar yukarı çıkmıştı. Bu yüzden tam iki kere tökezledi. Tam iki. Üç değil. İçten içe karşılaşmak umuduyla Recep’in evinin önünden geçti. Hareket yoktu. Nilay’ın evini yine pas geçti. Evinin önünde bir süredir anlamsız bir satış ilanı vardı zaten. Hâlâ duruyor muydu? Niyeyse, Nilay’la bunun hakkında hiçbir şey konuştuklarını hatırlamıyordu. Recep olsa bununla da alay edecek bir şey bulurdu kesin, gerçi onunla da en son ne zaman oturmuşlardı? Aslında çok kısa süre önce ilginç bir macera yaşadıklarına ikna olabilirdi. Aklına gelmedi.

            Eve yaklaşırken çıkacağı yokuş gözünde büyüdü. Yokuşun başında eğreti bir banka oturdu. Sigara yaktı sonra. Elindeki sigara hakikat ile birlikte yanmaya meyyal, düşündü. Mekân apaçık ortadaydı ve oradaydı. Lena değildi, Hannah’ydı. Ama hangi Hannah’ydı ve hangisi hangisinden peyda olmuştu? Liphts. O rüyadan, o şeksiz şüphesiz diziden bir sahne daha hatırladı. Başı, Hannah’nın yüzüne doğru eğiliyordu. Hannah -beyaz giyinmişti- kafasını hareket ettirmek üzereyken sahne birden kesiliyordu. Sonra yeniden avluya düşüyordu. O iki kilolu, çok kilolu çocuğun elinden kayıyordu kimyasallar, sonra avlunun içeri açılan kapısı… Sigarası bitince isteksiz ayaklanıp yokuşu tırmandı. Nihayet yatağına uzandığında, o keskin koku burnunun direğini –bir kez daha- sızlatmaya başladı. Gözlerini kapatmadan önce bir süre odasının duvarlarıyla bakıştı. Rengi ne iyiydi, boyası hiç akmıyordu.

Angelo Badalamenti - Mulholland Drive Main Theme


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder