Ne yaparsa yapsın burnundaki o keskin koku silinmiyordu. Ağır ve parçalı bir rüyadan uyanalı yarım saat kadar olmuştu. Liphts. Rüyasında yaşadığı dizinin ismi buydu. Rüyasının sonuna gelene kadar zihninde bir anda olup biten kurgunun ne olduğunu kavrayamamıştı. Rüyası boyunca her şey belli bir ritimde gitmişti. Sonra bir anda Recep ve Nilay yanında belirdi. Bir avlu yeri. Liphts. Kimyasallar, çok büyük kimyasallar. Onları tutan çok kilolu iki çocuk. Kimyasallar. Hepsi bir anda yere döküldüler. Bir anlık patlama korkusu ve avludan içeriye açılan kapının belli belirsiz tutukluğu. Patlama olmadı. Arkasında Recep, birkaç saniye geç kalsalar havaya uçabileceklerini söyledi. Çamaşır suyu kokusu (burnundaki keskin koku bu değildi, olamazdı). Yeşil ayakkabılarının üstüne sinen –ne idüğü belirsiz- kimyasallar. Pamuk, plastiğe döndü. Yeşil, beyaza. Nilay çok sinirlenmişti o sıra. Ellerini –sanki rükûda bekler gibi- dizlerinin üstünde kavuşturmuştu. Recep eğleniyor gibiydi, Nilay fenalaşmış gibi. Sonra o kadın, bir dizi karakteri. Liphts.
Aslında dün başlamıştı diye düşündü
Hakan. Vazgeçti sonra, beş gün önceydi. Yanlış hesapladığını fark edince de
dört günde karar kıldı. Dört gün öncesine dönmek mümkün olmasa da anlatmak
olası. Yine de Hakan şimdi bunu anlatmak istemiyor. Geceyi hatırlıyor.
Çirkinliği, aldığı notları ve soyutlaşan güzelliği. Neydi onun adı? Adını Büşra
mı koymuştu? Nerde ne zaman görülse, üstündeki siyah montu boynuna kadar çeken,
yüzünde –istemsizce- çirkin mi çirkin bir ifade bulunan ve sizi gördüğünde
gülümseyip izlemeye devam eden o kız. Çirkinliğinden utanan bir kız o, yüzünü
hep öyle bir mahcubiyet sarar. Hakan’a gelince, zihnini böyle şeylerle meşgul
ediyor çünkü yüz yüze gelmekten aciz ve korkak. Hâli böyle ama iyi bir huyu da
var. Bunun farkında. Zihnini yine rüyaya odakladı. Dizi karakteri olan kadın
geldi aklına. Adını hatırlamaya çalışıyor. Liphts.
Yine olmadı. Kadının ismi bu değil. Bu –elbette- dizinin ismi.
Hakan bir süre durdu. Durduğu süre
boyunca katiyen düşünmedi. Sonra sanki aklının bir tuşu varmış da basınca
çalışmaya başlıyormuş gibi oldu. O hayali tuşa hevesle dokundu. Rüyada neyin
tamam neyin eksik olduğunu anlamaya gayret etti. Bunu yapmamasını söyledim ona
ama böyle anlarda beni dinlemez. Burnundaki o keskin koku bir silinse huzur
bulacakmış. Rahat etmedi ve başkaldırdı. Eksiği fark etmesi zaman aldı ama
buldu nihayet. Müzik yoktu rüyasında ve ritim de bu yüzden hiç değişmedi.
Rüyada, suyun altında baloncuklar çıkarmaya meyyal sesler ile kardeş lakırdılar
vardı. O da bu lakırdıların kardeşi olarak konumlandırmak istedi kendini. İşi,
suya yazı yazmaktı. Fakat şu kadının ismi! Ne olabilirdi? Lena olmadığına
emindi.
Recep ve Nilay’dan ses seda yoktu.
Recep yine neyse de Hakan hatırlatmadan Nilay’ın Hakan’a ulaşması vaki değildi.
Kadının ismini ararken çok eskiden gördüğü bir rüya zihninin üstünde
bulutlandı. Buharlaştı, çiseledi aklına eski rüya. Kadın bir doktor, hastanenin
bahçesini uçarcasına geçip içeriye dalmıştı. Kim olduğunu bilemediği bu kadın
bir süre sonra dizlerinin üstüne çöküp kalmıştı. Herkes ağlamasını bekliyordu
ama suratı birdenbire vakur bir ifade almış ve aniden ayağa kalkıp hastanenin
bahçesine doğru yürümüştü. Ne var ki bu rüya, içinde yaşanan bir dizi değildi.
Ağır ve parçalı da değildi üstelik. Görüntüler Hakan’ın gözünün önünden geçer
gibi oldu, sonra Hakan zihninin üstüne bir şemsiye çekti. Çiseleme de öyle,
ağır ağır sona erdi.
Hakan, bir noktada rüyadaki kadının
ismini hatırladı. Yine de beklediği duygusal etkiyi hissedemedi içinde. Hannah.
Kadının adı Hannah’ydı ve Hakan’ın zihninin içinde oldukça komplike bir
varoluşa sahip olduğu söylenebilirdi. Rüyasındaki dizinin karakteri olan Hannah
(evet, rüyası kesinlikle bir diziydi), çok samimi bir benliğe sahipti. Güler
yüzlüydü, sevgi dolu. Sempatikti ama iddialı değildi. Tutkuluydu ama ihtirası
sevmezdi. Bunun dışında bir Hannah daha vardı. Eskilerden kalma bir eziklik,
belki dışa sızmayan ama içinde filizlenen bir kompleks, sonsuz bir ihtiras ve
dahası. Hangi Hannah diğerinden peyda olmuştu acaba? Bunu düşünmeye üşendi. Liphts.
Bu noktada Hakan’ın hikâyeyi
devralmak için çok çabaladığını söylemeliyim. İnanın, eti kemiği var ve işi
suya yazmak olan bir adam için fazlasıyla görünür durumda. Ancak ona izin
veremem çünkü bana onu emanet eden kişi zamanında “Eti senin, kemiği benim!”
gibilerinden bir nutuk atmıştı. Belki de atmadı ama işime öyle geliyor ve bu
hikâyeyi böyle yazıyorum. Dolayısıyla Hakan ne kadar isyan ederse etsin,
olacaklara ben karar vereceğim ve o buna boyun eğecek. Yine de adil bir
yaklaşımla, zaten Hakan’ın hikâyesini anlattığım için onun bu hikâyeyi
devralmasına gerek kalmadığı kılıfını da uydurabilirim fakat bunlar laf-ı
güzaf. Hakan, bu rüyayı kafasına çok taktı ve bir seyahate çıktı. Bunu
gerçekten mi yaptı, yoksa aklının içine sığdırmaya çalıştığı görüntüler
bohçasında bir süre vakit mi geçirmek istedi, inanın bilmiyorum. Yine de
gerçekmiş gibi anlatacağım. Ayrıca beni ikna etti, ona bir daha aciz ve korkak
demek yok. İzci sözü.
Hakan, (kesinlikle bir dizi olan)
rüyasındaki mekânı aramaya karar vermişti. Kısa süre içinde bu mekânın neresi
olduğuyla ilgili çok açık bir kanaate vardı ve oraya doğru yola çıktı. Mekâna
vardığında rüyasının setinin burada kurulmuş olduğuna kesinlikle emin oldu
ancak inkâr edemeyeceği derecede büyük tezatların varlığı da gözünden kaçmadı.
Mesela rüyasındaki avlunun kapısı içeriye doğru açılıyordu. Buradaki kapıların
istisnasız hepsi dışa açılacak şekilde tasarlanmışlardı. Bunun ötesinde, bir
konsept olarak avlu fikrinin, bulunduğu mekân ile hiçbir ilgisi yoktu. Evet,
buranın üst katı açılıp kapanabiliyordu ama yere temas etmeyen avlunun, avlu
olabileceğine inanmazdı. Her şeye rağmen içgüdüsel bir itimat ile buranın bir
anlığına içine sızdığı dizi evreninin merkezi olduğundan hiç mi hiç şüphe
etmedi. Sırrı çözdü, elindeki hakikat ile ne yapacağına dair fikirsiz, evine
dönmek istedi.
Yoldaydı. Dönüyordu. Yola döşenmiş
küçük kare taşlar gözüne çarpıp durdu. Bazısı zeminin içine doğru göçmüş,
bazısı da yer ile irtibatını neredeyse kesecek kadar yukarı çıkmıştı. Bu yüzden
tam iki kere tökezledi. Tam iki. Üç değil. İçten içe karşılaşmak umuduyla
Recep’in evinin önünden geçti. Hareket yoktu. Nilay’ın evini yine pas geçti.
Evinin önünde bir süredir anlamsız
bir satış ilanı vardı zaten. Hâlâ duruyor muydu? Niyeyse, Nilay’la bunun
hakkında hiçbir şey konuştuklarını hatırlamıyordu. Recep olsa bununla da alay
edecek bir şey bulurdu kesin, gerçi onunla da en son ne zaman oturmuşlardı?
Aslında çok kısa süre önce ilginç bir macera yaşadıklarına ikna olabilirdi.
Aklına gelmedi.
Eve yaklaşırken çıkacağı yokuş
gözünde büyüdü. Yokuşun başında eğreti bir banka oturdu. Sigara yaktı sonra. Elindeki
sigara hakikat ile birlikte yanmaya meyyal, düşündü. Mekân apaçık ortadaydı ve
oradaydı. Lena değildi, Hannah’ydı. Ama hangi Hannah’ydı ve hangisi hangisinden
peyda olmuştu? Liphts. O rüyadan, o
şeksiz şüphesiz diziden bir sahne daha hatırladı. Başı, Hannah’nın yüzüne doğru
eğiliyordu. Hannah -beyaz giyinmişti- kafasını hareket ettirmek üzereyken sahne
birden kesiliyordu. Sonra yeniden avluya düşüyordu. O iki kilolu, çok kilolu
çocuğun elinden kayıyordu kimyasallar, sonra avlunun içeri açılan kapısı…
Sigarası bitince isteksiz ayaklanıp yokuşu tırmandı. Nihayet yatağına
uzandığında, o keskin koku burnunun direğini –bir kez daha- sızlatmaya başladı.
Gözlerini kapatmadan önce bir süre odasının duvarlarıyla bakıştı. Rengi ne
iyiydi, boyası hiç akmıyordu.
Angelo Badalamenti - Mulholland Drive Main Theme
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder