Bu bir hikâye. Hayır, pek de sayılmaz aslında. Bi’ saniye, şu müziği açıp geliyorum. Hah! Geldim. Aslında müzik açıkmış ama henüz başlamamış. Ne diyordum? Bu, bir hikâye. Anlatıcısı kendinden menkul ya da kim bilir, hikâye anlatıcısından menkul de olabilir. Lafı uzatmayacağım. Belki uzatabilirim de. Zaten laf uzasa da kısalsa da bir metnin ömrü, okuyucusunun katlanabildiği kadarmış. Ben bunu yeni öğrenmedim ama ilk kez paylaşıyorum.
Oktay,
yedi numara giyerdi. Futbolu severdi ama çok koşmasına rağmen ayaklarının
zihnine kurduğu baskınlık, koordinasyon denilen naneyi öldürdüğünden sebep
hentbol oynamaya başladı. Neyse zaten hentbol kariyeri de pek iyi gitmedi ve
çok da ışıltılı gözükmeyen spor kariyeri bu şekilde bitti. Dediğine göre, Zehra’yı
hep uzaktan izlemiş. Bu arada Zehra, hiç arkadaşlık edemediği ancak aynı okulda
olduklarından mütevellit kendisini görme şerefine nail olduğu son aşkı. Söz
konusu Oktay olunca, ilk aşk ve son aşk aynı anlama geliyor olabilir, çünkü
bildiğimiz Oktay, insan sevmez. Sevmez çünkü tabiatının buna mani olduğuna
inandırılmış. İlk yargılandığında, avukatının “hükmün açıklanmasının geriye
bırakılmasını” kabul etmesi yönündeki ısrarları da –Oktay insan sevmediğinden-
kabul görmemiş, Oktay bu yüzden demir parmaklıklar arasında size göre uzun, ona
göre kısa, tabiata göre ise sözüm ona yorumsuz bir süre geçirmiş. Oktay
içerideyken, koğuşunun ayaklanması üzerine çıkan isyan kısa sürede
bastırılmışsa da tam o sırada heladaki aynayı kırmak suretiyle bileklerini
kesme girişiminde bulunan Oktay, ayaklanmayla katiyen ilgilenmediğini ve o an
Allah’ın verdiği canı kendisinin almaya niyetlendiğini anlatmaya fırsat
bulamadan koğuşundaki tüm kader mahkûmlarıyla beraber Artvin’deki ceza evine
sürülmüş. Oktay, her ne kadar bu sevk işlemini “sürgün” gibilerinden sözlerle
ifade etse de ceza evinde yatmak –doğal olarak- bir kamu görevi olmadığından,
bu eylemi istisnai durumların rutin işlemlerinden biri olarak yorumlamanın daha
doğru olduğu söylenebilir.
Zaman,
Oktay’a göre hızlı, insanların çıkarlarına göre hızlı veya yavaş, tabiata göre
ise olması gerektiği gibi ilerler. Bundan olacak ki vakit geldiği zaman Oktay’ı
salmışlar. Ha bu arada, Oktay’ın ilk cezasını pek de meşhur olmadığı ve meşhur
olmadığı için de bu hikâyede ilk kez duyma şerefine nail olduğunuz hentbol
kariyerinin sonlarına doğru yaptığı bir şike eyleminden dolayı aldığı söylenir.
Oktay’a bunu sorduğumda, şike yapmadığını, metro kaçırdığını söyler. Hoş, Oktay’ın
memleketi dışında gördüğü tek yerin Artvin olduğu ve Oktay’ın memleketinin de
Kırıkkale olduğu düşünüldüğünde, bu iddianın tartışmalı olduğu, pek tabii ki
aşikârdır. Neredeydi? Ha, evet. Oktay’ı salmışlardı. Oktay, Artvin’de beş parasız
olduğu için Kırıkkale’ye dönmek adına çeşitli yollar arar. Eğer buraya kadar
Oktay’ın ne menem hassas bir ciğer, böbrek ve dalağa sahip olduğunu
anladıysanız, Oktay’ın memleketine dönmek için asla yan yollara sapmayacağını,
her zaman (en azından çoğu zaman) olduğu gibi hak ile hukukun tarafında
olacağını da görmüşsünüzdür. Oktay da hiç değilse bir veya iki okuyucunun
düşündüğü gibi yan yollara sapmadı. Hırsızlığa, kapkaça, yolsuzluğa, kavgaya ve
hatta gürültüye bulaşmadı. Üç gün otobüs terminalinde yattı, bu sırada
terminale gelen giden ne kadar hapçı, cepçi, it ve uğursuz varsa onları
keşfetti. Hepsinin yan yana gelip de kafayı buldukları o kapkalın zaman
aralığını buldu ve hepsini soydu. Bereket ki bu uğursuzların hepsi feci hâlde
matiz olmuşlar, bu yüzden de olan biteni birinin bile ruhu duymamıştı. Gerçi
duysaydı da fark etmezdi zira Oktay’ın bir kavak dalını kopartıp bilemek
suretiyle ilkel –ama oldukça ilkel- bir bıçağı vardı. Onun da yeteneği buydu,
en küçük aletlerden çok işlevsel saldırı ürünleri çıkarabiliyordu. İnsan, bu
noktada keşke hentbol taş ve sopalarla oynanan bir oyun olsaydı demiyor değil.
Oktay yol parasını ayırdı, biletini aldı. Sonra uğursuzların üstünde bulduğu ne
kadar ot, hap ve türevi şey varsa helanın deliğine boşalttı ve sifonu çekti (çekmiş
yani). Sakın ha Oktay’ın bunlardan bir kısmını kendine yolluk yaptığını
düşünmeyin, çünkü Oktay asla böyle bir şey yapmadığını çok kez söylemişti. Kırıkkale’ye vardığında, yapacağı üç şey
kalmıştı.
Mahallenin, kentsel dönüşümünden sonra -ki Oktay içeriye girmeden önce mahallenin kentin izbe sokaklarından birkaçından müteşekkil olduğunu söylemeye gerek bile yok- neyin nerede olduğunu bulmak kolay değildi. Bu yüzden bir süre sersem gibi yürüdüğünü söylemişti. Mahallenin kahvehanesinin sahibini yeni temizlenmiş ve kuvvetle muhtemel kısa süre önce alınmış bir Tofaş’ın içinde gördüğünde nihayet bir rehber bulmanın ferahlığına kavuştuğunu hissetti. Ercan ağabey, onunla dizilerde görülen ve genellikle geçiştirilen türden birkaç klişe soru ile diyalog kurduktan sonra neyin ne olduğunu kısaca özetledi. Oktay, Ercan ağabeyini dikkatle dinledi. Parayı bulan görgüsüz bir orospu çocuğu olduğuna kanaat getirdi. Bu noktada Oktay, Ercan ağabeyin orospu çocuğu olduğuna dair hiçbir zaman en küçük bir şüphesinin olmadığını ancak görgüsüz bir orospu çocuğu olduğuna tamamen Tofaş ile atmaya çalıştığını düşündüğü cakadan dolayı hükmettiğini belirtmişti. Neyse, Ercan bir kenara, Oktay bir şekilde eski mahallesinin yeni planlamasına adapte olmuş, eski Perşembe Pazarı’nın kurulduğu muhite gelmişti. O sırada birkaç seneden sonra ilk kez bakabildi domates güzeline. Domates güzeli diyor, çünkü Zehra kocasıyla birlikte pazarda domates satıyor. Yoksa Ayşen Gruda’yla bir ilgisi yok. Ayrıca Oktay’ın Zehra ile ilgili bir hayali de yok. Hiçbir zaman olmadı. Fırsatı olsa da olmazdı, çünkü Oktay insan sevmez. Sadece, nadiren –ki bu durumda çoğu zaman ilk ve son kez ifadesini kullanmak da mümkün- âşık olur. Oktay, Zehra’ya iyice baktı. Zehra onu ahir ömrünün tamamında olduğu gibi görmedi, fark etmedi. Hatta eşi de. Oktay sırtını domates tezgâhına dönüp de benim yanıma gelmeye yeltendiğinde, eskiden sadece perşembeleri yapacağından emin olabildiği (burada da basit bir tümevarım ile en azından okuldan sonra diyebiliriz, zira okuldayken kuvvetle muhtemel Oktay Zehra’yı hafta içi her gün görüyordu ve doğal olarak gülümsüyordu.) bir eylemi gerçekleştirmiş, gülümsemişti. Gülümseyerek bana doğru yürüdüğünde, işleri yoluna koyduğuna bir an için inanmıştım ama sonra bana hikâyesini anlattı ki bu Oktay’ın yapacağı üç şeyden ikincisiydi. Ertesi gün de kendini astı zaten. Tahmin edeceğiniz üzere Oktay’ın yapacağı üçüncü ve son şey buydu. Oktay, intiharının kesinlikle bir bunalım sebebiyle olmadığını defalarca söyledi. Sebebi basitti. Oktay, insan sevmezdi.
Benim
kim olduğumu merak ediyorsanız, hikâyenin başından beri kim olduğum belli. Ben
sadece ve sadece bu hikâyenin anlatıcısıyım. Bu yüzden beni merak etmenize
gerek yok fakat yine de benimle ilgili bir şeyler bilmek istiyorsanız, benim
bir hikâyem yok. Sahi, bu hikâyeyi anlatmaya neden karar verdim? Doğru ya.
İşten birkaç saat önce çıktım ve eve yaklaşık bir buçuk saat önce geldim. Tam
çoban salata yapacaktım ki (diyetisyenimin marifeti) domates kalmadığını fark
ettim. Ben de bi’ koşu pazara gidip domates alıp geleyim dedim kendi kendime.
Pazara gittim, domatesleri seçip tartması için Zehra’ya vermiştim ki sebzelerin
altına serilen gazete kupürlerinden biri dikkatimi celp etti: “Kırıkkale’de intihar: Genç adam elektrik
direğine asılı hâlde bulundu.” Gözlerimi nasıl belerttiysem Zehra da fark
etmiş olacak gazete kupürünü uzatıp kafasını salladı, ne okuyorsam rahatça
okumama onay verdiğini söylercesine. Kabul etmedim. Oktay’ın intiharını anlatan
haberi görüp şaşırdığımı söyledim. “Boşver be abi” dedi Zehra, “takma kafana, memlekette
deliren delirene zaar, şeceresini tutmuyon ya, kim bilir bu garibin de ne
günahı vardı, kesin sağlam ayakkabı değil, su testisi su yolunda kırılır, ben
bunu bilir bunu söylerim.” “Haklısın” dedim ben de Zehra’ya, “su testisi su
yolunda kırılır, şeceresini tutmuyom ya.” Eve dönünce çoban salatayı
hazırladım. Salatalıkla biber iyiydi de domatesin tadı biraz yavandı. Yine de karnım doydu. Amaç hasıl oldu nihayetinde. Ya da nasıl derler? Su
testisi, bir kez daha su yolunda kırıldı.